İlk mücadele kalma

İlk 10 gerçekten de mutlaka seyredilmesi gereken filmlerden oluşuyor. Listeye eklenecek başka filmler de olduğunun farkındayım zira hayatta kalma teması oldukça geniş. Aksiyon filmlerinin çoğunda bir ölüm kalım meselesi mutlaka oluyor. Kapsamlı Mücadele, Evde Kalma Çağrısı! GÜNCEL 20 Mart 2020, Cuma - 14.21 Adapazarı Belediyesi, tüm dünyayı saran yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınına karşı her alanda önlem almaya devam ediyor. İlk keşif gezisi, bozulmamış, cennet gibi bir doğanın süregeldiğini rapor etse de, bölgeye giden 2. keşif grubu toplu intiharla, 3. keşif grubu dost ateşiyle, en sonuncu olan 11. keşif grubu ise kendilerinin bir gölgesi olarak geri dönmüş ve kısa süre sonra kanserden ölerek giderek yok olmaktadır. Narsistle Mücadele - Blog ... Bir Narsistle Yaşamak Zorunda Kalanlar İçin Hayatta Kalma Rehberi Bir narsistle karşı karşıya olduğumuzu anladıktan sonra ilk hedefimiz mutlaka ondan uzak durmak olmalı. Ancak bunu hayata geçirmek her zaman, herkes için kolayca mümkün olamayabiliyor. Gitmek ve kalmak arasındaki ikilemde kaldıysak ... Hayatta kalma filmleri 2020 vahşi zamana karşı mücadele eden insanlarla yüz yüze gelmenizi sağlar. Bazıları kurgusal olabilir ancak birçoğu doğrudur fakat her iki durumda da hayatta kalma filmleri, her zaman, koşullardaki zorluklara meydan okumak için mücadele edip edemeyeceğinizi sorgulamanızı sağlar. Kapsamlı Mücadele, Evde Kalma Çağrısı! Koronavirüs (Covid-19) salgınına karşı tedbirlerini ilk günden alan Adapazarı Belediyesi, ilçedeki cadde, sokak, park, meydan, pazar yeri, ibadethane, okul, kamu kurumları, muhtarlık ve diğer alanlarındaki dezenfekte işlemlerini aralıksız sürdürürken, Zabıta ekipleri koronavirüs tedbirleri kapsamında, İçişleri Bakanlığı ... Sürekli dayanışma, anma, mücadele ... Transların eşitlik, hayatta kalma ve hak mücadelesi yükselerek devam ederken son yıllarda Trans Dışlayıcı Radikal Feministler (TERF), yani transları feminist hareketten tamamen dışlayan kadın grupları hummalı bir çalışma başlattı. ... Trans dışlayıcı hareketin küçük, ama ... Milli Mücadele yıllarındaki Yunan siperleri ilk defa görüntülendi. Seyitgazi'deki 25 kilometrelik siperler drone sayesinde gün yüzüne çıktı. Gümüşbel Mahallesi Muhtarı Zeki Şahin Erol; 'Üzerinden 100 yıla aşkın zaman geçmesine rağmen siperler bariz belli' Temsilcimiz BBL Esports, Allied Esports Odyssey’in dördünce gününde FunPlus Phoenix ile karşılaştı. Temsilcimiz, iki maçı da kaybederek playoff’lara kalma şansını kaybetti. Allied Esports Odyssey, 11-16 Ağustos tarihleri arasında 6 Avrupa takımının katılımıyla birlikte düzenleniyor.Temsilcimiz BBL Esports, Odyssey Qualifier 2‘yi şampiyon olarak tamamlayıp 15.000 ... 'Hayatta kalmak' insanın en büyük içgüdüsüdür. Bedenimiz kendi içinde daima iyileşmek ve kendi dengesini korumak adına bir yaşam savaşındadır. Doğaya karşı verilen bu yaşam savaşının anlatıldığı ve aslında insanın doğa şartlarında çok da güçlü bir canlı olmadığını hatırlatan hikayeler, kitaplar ve filmler dönem dönem bize içinde bulunduğumuz modern ...

sans kapiyi calincada flas degisiklik

2020.09.12 02:15 fragmanlife sans kapiyi calincada flas degisiklik

Yarışma tutkunlarını ekrana kilitleyen Şans Kapıyı Çalınca'da yapılan flaş değişiklik izleyiciyi meraklandırdı. Yarışmada neler değişti?
Yarışma tutkunlarını ekrana kilitleyen Şans Kapıyı Çalınca'da yapılan flaş değişiklik izleyiciyi meraklandırdı. Yarışma programlarının altın çağını yaşadığı televizyon dünyasında ATV’nin ben de varım dediği Şans Kapıyı Çalınca yepyeni bir formata kavuştu. Ferit Aktuğ'un sunuculuğundaki yarışma programındaki değişiklikler neler, haberimizde. İşte detaylar
Şans Kapıyı Çalınca'da flaş değişiklik! Ferit Aktuğ’un özgün sunumla ekrana gelen ATV’nin yarışma programı Şans Kapıyı Çalınca’da format değişikliği yapıldı. Salı akşamları izleyiciyi kendine bağlayan yarışmada oyunların heyecanına bir de rekabet eklenecek ve oyun hırsı ikiye katlanacak.
Şans Kapıyı Çalınca’da neler değişti? Yapılan format değişikliğine göre bundan sonra Şans kapıyı çalınca yarışmasına iki değil üç aile katılacak. Üç yarışmacı evlerine götürülen oyunlarda olsun gerekse stüdyoda ilk kez görecekleri sürpriz oyunlarda birbirlerine karşı inanılmaz mücadele verecekler. Yarışmanın ilk oyunu olan 'Avantaj Oyunu'nda üç yarışmacı da aynı anda yarışacak ve en başarılı olan aile, başka bir uygulama olmadan direkt olarak finale kalma avantajı elde edecek. Avantaj oyununda başarısız olan diğer iki yarışmacıya bir şans daha verilecek ve iki yarışmacı aile, büyük finalde 50.000 lira için yarışmadan önce, yarı finalde kendileri için hazırlanan üç oyuna çıkacak. Eğer bu üç oyundan iki tanesini kazanarak rakibini elerse finale kalma avantajına sahip olacak.
50.000 liralık ödül! Üçüncü gelen aile elendikten sonra yarı finalin ve avantaj oyununun galibi iki yarışmacı final turuna katılacak. Finalde büyük ödül 50.000 lirayı kazanmak için üç oyun oynayacak iki aile, eğer üç oyundan ikisini kazanırsa büyük ödül olan 50.000 liranın da sahibi olacak. Ferit Aktuğ’un sunduğu Şans Kapıyı Çalınca her Salı akşamı saat 20.00’de ATV’de! Keyifli seyirler!
Ferit Aktuğ Kimdir? 1978 Adana doğumlu oyuncu ve sunucu Ferit Aktuğ, Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Bölümü mezunudur. 2002 yılında TRT’de yayınlanan gençlik dizisi “Koçum Benim” ile sektöre adım atan Aktuğ, bir gençlik dizisi olan “Kampüsistan” ile adını duyurdu. Ona asıl şöhreti getiren yapım ise yayınlandığı dönemde büyük beğeni toplayan “Kavak Yelleri” dizisi oldu. Dizi, sinema ve tiyatro projelerinde yer alan Ferit Aktuğ, “Geleceğin Starı” adlı yarışmada oyuncu koçu olarak yer aldı ve sunuculuk yapmaya başladı. Canlitv platformu olarak şans kapıyı çalınca programında sunucu Ferit Aktuğ’a başarılar diliyoruz. Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar Sesli Chat Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Babil Fragman Zümrüdüanka Fragman Savaşçı Fragman Survivor Fragman Bay Yanlış Fragman Sen Çal Kapımı Fragman İyi Günde Kötü Günde Fragman Arıza Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2020.06.15 13:48 karanotlar Vebayı Camus'nün felsefesiyle alt etmek

YİĞİT BENER
Albert Camus’nün Veba’sı, hem salgınla mücadeleyi hem de alegorik olarak faşizme karşı direnişi odağına alan çok katmanlı bir roman: Farklı bir gözle yeniden okunmayı denemeli…
Corona günlerinde tüm dünyada en çok okunan ve yorumlanan kitaplardan biri kuşkusuz Albert Camus’nün 1947 tarihinde yayımlanan romanı Veba.
Türkçede ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında Artı Gerçek’te yayımlanan ve Camus’nün muhtemelen 1941’de – yani Veba’nın yayımlanmasından altı yıl önce- yazdığı Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı metin, Veba’nın yeniden okunmasına zenginlik katacak birkaç kilit cümle içeriyor.
Bunlardan ilki, böyle bir dönemde kimsenin paçayı sıyıramayacağını, fildişi kulesine çekilemeyeceğini vurgulayan bir uyarı: “Vebanın hüküm sürdüğü bir ülkede hiç kimse hastalık bulaşmış bir nesneye dokunmadan edemez.”
Asıl püf noktası ise, ölümle baş etmenin önemi vurgulayan paragrafın ardından gelen şu cümle: “Size bir felsefe lazım.”
Başka bir deyişle, Camus bu mücadelede tıbbi bilginin, ilaçların, hekimlerin gayretinin tek başına yeterli olmayacağını düşünerek bir genel çerçeve, bir “mücadele felsefesi” öneriyor ve bu felsefenin ana hatlarını şu cümlelerde özetliyor:
“Her şeyden önce, asla korkmamalısınız. (…) Netice itibariyle korku insanı hastalığın etkisine açık hale getirir.” “Bu hastalığa veba adı verildiğinden bu yana hep olduğu üzere insanların sinek gibi ölmelerine asla, ama asla alışmamalısınız”. “Diğerlerini tedavi etmeyi reddedenlerin yapayalnız, kendini feda edenlerin ise topluca öldüğü; doyumun doğal sonucuna eremediği; liyakatin düzeninin bozulduğu; mezarlıkların dibinde dans edilen; hastalık bulaştırmamak için sevgilinizi kendinizden uzaklaştırdığınız; cinayet suçunun asla cani tarafından üstlenilmediği ve bir korku anının şaşkınlığında tayin ettiğimiz günah keçisi bir hayvana yüklendiği bu korkunç kargaşaya yönelik isyanınız asla dinmeyecek”. “En kadim ayinler kadar köhne olan dinin hizmetine girmeyeceksiniz. (…) Velev ki o din bize gökten inmiş olsun, o zaman da göğün adil davranmadığını söyleriz.” “Gün gelecek, herkesin korkusunun ve acısının sizde uyandırdığı tiksintiyi haykırmak isteyeceksiniz. İşte o gün, benim size önerebileceğim çareler de tükenmiş olacak…”
Yazarın birçok söyleşisinde açıkça belirttiği gibi, Veba dar anlamda salgınla mücadeleyi ele alan bir roman değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı dönemine denk düşen yazım sürecine damgasını vuran faşizme karşı direnişin bir alegorisi. (dolayısıyla faşizme karşı mücadelede de militan gücün, eylemlerin, silahların yetmeyeceğini, bir felsefe gerektiğini düşünüyor)
Veba’nın güncelliğinin katmerli olmasını sağlayan, romanın bu çoğul katmanlı yapısı olsa gerek.
Bu da bize Veba’yı iki ayrı ana eksende ele almaya götürüyor. İlki, romanın hemen tüm salgın/afet/savaş/toplu felaket anlatılarına ortak olan yönleriyle, ikincisi Camus’nün özgün katkısı olan felsefesi ışığında. Bu ikinci eksende bundan belki bir ölçüde bağımsız olarak yine Camus’ye özgü yan açılımlara ayrıca değinebiliriz.
Camus, romanın “bireysel anlatı”yla “kolektif anlatı” şeklinde ayrıştırabileceğimiz ikili bir anlatım tekniğine sahip olduğunu açıklıyor bir söyleşisinde.
Bunun da roman içindeki beş ayrı bölüme denk düştüğünü belirtiyor: hastalık öncesi bireysel yaşam (bireysel anlatı); ilk hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasıyla bireyle toplumsalın yollarının kesişmesi (bireysel ve kolektif anlatı); hastalık sürece tam hâkim olduğu andan itibaren her şeyin iç içe geçip bir “alaşıma” dönüşmesi (salt kolektif anlatı); hastalığın gerilemesiyle bireyle toplumsalın yeniden ayrışmaya başlaması (bireysel ve kolektif anlatı); sonrasında yeniden bireyselin öne çıkması (bireysel anlatı).
YAS SÜRECİ
Bir farklı yaklaşım, romanı, salgının kesinleşmesi ve kentin karantinaya alınmasıyla başlayan bir yas sürecinin (yani olağan yaşamın sona ermesinin yasının) aşamalarına koşut olarak ele almak olabilir.
Aslında Covid salgını dahil birçok toplumsal felakette ve bunları konu alan roman ve filmlerde bu aşamaların (inkâr, öfke, pazarlık, çöküntü, kabullenme) izini sürmek mümkün.
Şok / İnkâr / İnanamamak
“Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalarlar.”
Yazar, salgınla savaşlar arasında bir benzetmeye giderek, kendi başına gelmedikçe insanların felaketlerin gerçekten mümkün olduğuna inanmakta güçlük çektiklerini vurguluyor:
“Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı: küçük kentimizin farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceği asla düşünmemişlerdi”. (…) “Bir savaş patladığında insanlar, ‘Uzun sürmez bu, çok aptalca’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir.”
Bu aşamada insanlar ne kadar kırılgan olduklarını idrak ediyorlar. Tıpkı kentin kapıları kapanınca, uzun süreli bir ayrılığa hazır olmayan eşlerin, sevgililerin, aile fertlerinin bir anda -vedalaşma fırsatı dahi bulamadan- ayrı düşmeleri örneğinde olduğu gibi.
Öfke
Hastalık gerçeği artık inkâr edilemez şekilde kendini dayattığında, şaşkınlık ve inkâr yerini öfkeye ve bu öfkenin yönelebileceği bir sorumlu arayışına bırakıyor: Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan bir günah keçisi ve/veya bu süreci iyi yönetemediği için yaşanan sıkıntılara yol açmakla suçlanacak idari bir sorumlu.
Romanda bunun tipik örneği, apartmanda fare ölülerinin çoğalmasına karşın inatla “bizde fare yok, dışarıdan birileri getirmiş besbelli” diyen kapıcının yaklaşımıdır.
Zaten salgınlarda “olağan suçlu” konumundaki belirli azınlıkların (örneğin Yahudilerin, Çingenelerin, “cadıların”, vb) ya da kırılgan başka toplumsal kesimlerin hastalığın yaygınlaşmasından sorumlu tutulması ve nefret nesnesine dönüşmesi sık rastlanan bir olgu değil midir? AİDS salgınında eşcinseller, Sars salgınında topluca katledilen Misk kedileri, Covid salgınında da “olur olmaz şeyler yeme alışkanlıkları nedeniyle” Çinliler…
Camus bu tür durumlarda söylentilerin, kehanetlerin ve komplo teorilerinin çok rağbet gördüklerini hatırlatıyor, tüm kehanetlerin ortak yönünün rahatlatıcı özellikleri olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bir tek veba rahatlatıcı değildi!” Bu batıl inançların din yerine geçtiğini de ayrıca vurguluyor.
Günümüzde sosyal medya bu söylentilerin katmerli olarak ve daha hızlı yayılmasına da hizmet ediyor. Ancak geçmişte kulaktan kulağa yayılarak koca bir kenti bir anda yangın yerine çevirme potansiyelini taşıyan söylentilerin yarattığı tehlikeli durumdan farklı olarak, sosyal medyada kontrol ve denge mekanizmaları da var: Bu tür süreçlerde Teyit gibi sanal yayın organlarının ve onun bir türevi olan Covid-19 Postası’nın sağduyu katkılarının değeri gerçekten paha biçilmez.
Pazarlık
Romanda çeşitli örnekleri verilen üç tarz davranış ön planda: Alınan sert önlemlerin yumuşatılmasını talep edenler, en azından başkaları için değilse de “kendileri” için böyle bir talebi öne sürenler; hastalığın gerçek boyutlarını sorgulayanlar, örneğin ölü sayısının “abartıldığı kadar” çok olup olmadığını tartışmaya açanlar, bunun neye denk düştüğüne kuşkuyla bakanlar; bir de romandaki gazeteci Rambert gibi bireysel çözüm arayışına girerek kuralların dışına çıkmaya, kaçmaya çalışanlar.
Çöküntü / Acı / Hüzün
Camus, insanların belli bir aşamadan sonra manevi bir çöküntüye girdiklerini ve “veba düzlemine” geçtiklerini anlatıyor romanında. Vebanın düzlemi “vasat, monoton, renksiz bir yinelemeden” ibaret olduğu için insanların da sıradanlaştıklarını aktarıyor: “Kimsede yüce duygular kalmamıştı” saptamasını yapıyor.
Ayrıca herkesin kendi içine kapandığını, birbirlerinin duygularını anlamaz hale geldiklerini ve kimsenin kimseye yararı kalmadığını anımsatıyor.
Ölümün olağanlaşması oranında büyüklük, aşkınlık duygularının da yitirildiğinin, her şeyin basit bir hayatta kalma yarışına döndüğünün altını çiziyor.
Dostlukların, özellikle de aşkların anlamını, değerini yitirdiğini uzun uzun betimliyor. “Aşk var olmak için kendine bir gelecek hayal etmelidir oysa bizde sadece uçucu anlar kalmıştı” diye belirtiyor.
Yazar, vebanın değer yargılarını da sildiğini ekliyor. Kimsenin artık yediğinin, içtiğinin, üst başının kalitesine aldırış etmez hale geldiğini, “her şeyi toptan, olduğu gibi kabul etmeye” başladığını gözlemliyor.
Covid salgınında paradoksal olarak bu süreç örneğin AVM’leri kentin yeni “agorası” haline getiren bir yaşam tarzından AVM’lerin kapalı olduğu bir yaşama geçişte buna pekâlâ alışılabildiğinin saptanmasına, yani kapitalizmin dayattığı tüketim toplumu modelinin insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ne kadar uzak olduğunun kısmen de olsa sorgulanmasına olanak sağladı. Bunu da sosyal medyanın yaşanan bireysel deneyleri bir ölçüde paylaşama, birlikte yorumlama fırsatı sunmasına bağlayabiliriz ola ki.
Kabullenme
“Yurttaşlarımız yola gelmişti, uyum sağlamışlardı, öyle denir ya, çünkü başka türlü yapacak bir şey yoktu”.
Hastalıkla yaşamak zorunda kalınması gerçeğinin toplum tarafından kabullenildiğini, romanda uzun betimlemelerle aktarılan cenazelerin kaldırılışındaki evrimde izlemek mümkün: Önce sadece yakınların katılımıyla dini törensiz ama mezarlıktan kaldırılan cenazeler, ölü sayısının artmasıyla artık sadece görevlilerin eliyle ve alelacele, özel olarak açılmış kireç dolu çukurlara topluca atılıveriyor ya da yakılıyor.
Cenaze töreni başlı başına yas sürecinin önemli bir unsuru olduğu için aileler, başlarda nispeten daha gelişkin törenleri bile yetersiz bulup isyan ederken, salgın kente iyice çöreklendiğinde artık cesetlerin “tıbbi atık” muamelesi görerek kaşla göz arasında yok edilmesini dahi olağan karşılar hale geliyorlar.
O kadar ki, yazar bu süreci anlatırken kara mizaha bile başvurmaktan çekinmiyor: “(...) Çok iyi bir örgütlenmeydi bu ve vali memnun kaldı. Hatta Rieux’ye bunun eski vebaları anlatan tarih kitaplarında karşılaştığı Zencilerin ölüleri taşıdığı el arabalarından daha iyi bir şey olduğunu söyledi”. Hak veriyor Rieux: “Aynı türden gömme işlemi bu, ama biz fişler hazırlıyoruz. Tartışmasız bir ilerleme var.”
MÜCADELE FELSEFESİ
Toplu felaketin ve bunun insanlar üzerindeki etkilerinin betimlenmesi hem birçok başka yazarın benzer içerikli kitaplarda anlattıklarıyla hem de mevcut pandemi sırasında dünyanın dört bir köşesinde yaşananlarla büyük ölçüde örtüşüyor.
Camus’nün asıl özgün katkısını, hastalıkla mücadele sürecinde roman kişileri (özellikle Dr Rieux, yer yer Tarrou) aracılığıyla ortaya koyduğu genel felsefi yaklaşımda aramak gerek.
Hastalık toplumda zaten var olan sorunları, dengesizlikleri, hastalıklı yapıyı ortaya çıkarıyor; eşitsizlikleri körüklüyor.
Bunu romanın başlarındaki anlatımda, varlıklarından haberdar dahi olunmayan binlerce lağım faresinin birden ve topluca yüzeye çıkmaları alegorisinde ya da romanın değişik bölümlerinde betimlenen toplumsal eşitsizliklerde, karantina döneminde bunların yol açtığı sorunlarda, çatışmalarda görmek mümkün.
“Veba işini görürken çok etkili bir tarafsızlık sergilediği için bir eşitlik duygusuna yol açmalıydı, oysa bencilliklerin doğal işleyişi nedeniyle tam tersine, insanlar adaletsizliği yüreklerinde çok daha keskin biçimde hissediyorlardı.”
İnsanlıktan çıkma riskine karşı uyarı
Yazar, ölümlere ve hastalığa salt istatistiki bir bakışla yaklaşılmasına isyan ediyor ve insanlığından arındırılmış bir ölünün basit bir rakama dönüştüğünü vurguluyor. (“üç, beş, on, yüz terörist etkisiz hale getirildi” ya da “üç, beş, on, yüz şehit verildi” söyleminde olduğu gibi)
Hatta roman kahramanının zihninde, insanları ölüm gerçekliği ile yüzleştirmek için şaşırtıcı bir yöntem bile düşlüyor: “Madem insanlar ölümün gerçek anlamını ancak birinin cesedini gözle görünce anlıyorlar, o zaman bunu gözlerine sokmalı. Beş büyük sinemadan aynı anda çıkacak on bin kişiyi kent meydanında öldürmeli ki toplu cesetleri görünce herkesin kafasına dank etsin! Öyle olunca bu isimsiz yığının gerçek insanlardan oluştuğu, bir yüzleri olduğu anlaşılır…”
Başka bir deyişle, insanların sinek gibi ölmelerine asla alışmamak gerek! Dr. Rieux bu düşünceyi şöyle vurguluyor: “Felakete alışmak, felaketin kendisinden bile beterdir.”
Boyun eğmemek ve dine başkaldırı
Romanın kilit öneme sahip kişilerinden biri de “herkesin saygı duyduğu” papaz Panneloux.
“Becerikli bir hatip” olarak sunulan Panneloux’nun vaazı, yazara dinle hesaplaşma fırsatı veriyor. O andan itibaren salgının ortasında sivrilen iki temel ama zıt karakter olarak ortaya çıkan hekim Rieux ve rahip Panneloux’nun farklı bölümlere dağılan felsefi tartışmaları, bir yönüyle klasik din/ateizm/laiklik sorunsalının iki ayrı düzlemine denk düşüyor.
Daha soyut düzlemdeki tartışmada roman karakteri Rieux’yü (ve aslında belli ki yazar Camus’yü) isyan ettiren en önemli ahlaki mesele, dinin “tanrının yolundan uzaklaşmak” ve “günahkâr” olmakla suçladığı felaketzedeleri başlarına gelenden sorumlu tutuyor olması.
Panneloux’nun romanda tüm bir bölüme yayılan ve kutsal kitaptan, dini efsanelerden referanslarla süslü vaazı, dinci zihin dünyasını neredeyse karikatür düzeyinde ayrıntılarla betimliyor ve bu zihniyeti “Kardeşlerim, felaketin içindesiniz, kardeşlerim bunu hak ettiniz” sözleriyle billurlaştırıyor.
Vaazın içeriği okura zaman zaman “bu kadarı da olmaz” dedirttiği için bu bölümde bir Fransız aydını olan yazarın “laikçi/aydınlanmacı” hezeyanlara kapıldığını düşünmek mümkün. Gel gör ki Covid salgınında medyada rastladığımız benzer içerikleri suçlamalar, örneğin en yetkili dini otoritenin eşcinselleri hastalıkların yayılmasından sorumlu tutması yazarın pek de abartmadığını göstermiyor mu? Herkesi etkileyen toplumsal felâketler karşısında çaresiz kalan insanlarda ilahi adaleti bile sorgulama, hatta kendilerini korumayan Tanrılarına isyan etme eğilimleri belirlediği için, dini otoriteler söylemi sertleştirme ve Tanrının gazabı tehdidiyle korku salarak cemaati yeniden hizaya sokma ihtiyaç duyuyor belli ki.
İşler kötüleştikçe sertleşen bu dini söyleme kendi coğrafyamızda yıllardır maruz kalmıyor muyuz? (1999 Körfez depremi sonrasında sallanan “7.4 yetmedi mi?” pankartını unutmak ne mümkün!) Panneloux’nun sert sözleriyle bizim yöredeki dinci söylemin arasındaki temel fark, bizdeki suçlayıcı cümlenin romandaki kadar kapsayıcı olmayışıdır, yani “kardeşlerim” hitabından yoksun oluşudur. Bizde bu tarz bir dinciliğin sözcüleri aynı içeriği daima ötekileştirerek dile getirmeyi, doğrudan hedef gösteren bir nefret söylemine çevirmeyi tercih ediyorlar. (günahkâr olan daima “öteki”, cemaat dışı)
Bu zihniyet farkının bir başka örneği, romanda masum olduğu varsayılan bir çocuğun ayrıntılı ve sarsıcı bir biçimde betimlenen ölümünün rahip Panneloux’nun bile ilahi adalete inancını derinden sarsmasıdır. Bu anlamda Panneloux karakteri, örneğin Umberto Eco’nun Gül’ün Adı romanında betimlediği engizisyon sözcüsünden oldukça farklı, vicdan sahibi bir din adamı. Bizim coğrafyamızın dinci söylemi engizisyon dönemi söyleminin şiddetine daha yakın duruyor: Bu akımların sözcüleri benzer vakalarda “masum çocukların” ölümünün bile aslında “ebeveynlerinin günahının kefareti” olduğunu savunarak “günahkârları” toptan, aile boyu “cezalandırmaktan” yana tavır almıyorlar mı? Ne de olsa bizim yörelerde kan davaları bireyselden çok kavim ya da aile boyu hesaplaşmalarla yürütülüyor, cadılar teker teker değil topluca yakılıyor, günahkâr semtler, hatta koca kentler toptan yıkılıyor…
Panneloux ise, sonunda kendi de hastalandığında, tutarlı olmak adına hekimden yardım istemeyerek kendini Tanrının merhametine terk etmeyi yeğler… ve ölür.
Tanrıya karşı işlendiği varsayılan suçların faturasının bu kadar gaddarca kesilmesi Dr Rieux’yü “ilahi adalete” ve böylesi bir dini inanca karşı isyan ettirse bile, aslında yazar da insanları başlarına gelenden kısmen sorumlu tutmaktadır: Onun gözünde de adaletten ve akılcılıktan yoksun toplumsal düzen ve onun çıkarcı yönetim biçimi salgının etkilerinin bu derece yıkıcı olmasından doğrudan sorumludur.
Hatta bunun da ötesinde, insanlar kişisel yaşamlarında yaptıkları hatalardan ve birbirlerine karşı işledikleri bireysel suçlardan ötürü de suçlu ve sorumludur. Bunu en net biçimde romanın sonlarına doğru geçmişte kalan militan yaşamındaki hatalarını Dr Rieux’ye itiraf ederek adeta “günah çıkaran” Tarrou karakteri ifade eder: “Ben zaten buraya gelmeden de vebalıydım, insanlara veba bulaştırmamak için onlardan uzak durmaya karar vermiştim”.
Günümüzde de benzer şekilde, bu akıl dışı düzeni yarattığımız (ya da yeterince itiraz etmediğimiz) için hastalığı manevi olarak hak ettiğimize dair suçlayıcı bir söyleme rastlıyoruz. Ayrıca, doğayı tahrip ederek salgından bizzat sorumlu olduğumuzu vurgulayan bir söylem de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Öte yandan, kapitalist düzenin yarattığı çevre felaketleri ve bunların doğa üzerindeki yıkıcı etkileri, bunların da sonunda dönüp insanlara da büyük zararlar verdiği malum. Covid salgınında da bu süreci izlemek mümkün. Öte yandan, insanlar doğaya bu kapsamda zarar vermeden binlerce yıl önce de canlıları etkileyen ölümcül salgınlar yok muydu?
Doğanın düzeni bozulduğunda bunun dar anlamda biyolojik ve maddi açıdan fiili sonuçlarının olacağını belirtmek gerek elbette. Ancak bunun bir adım ötesinde geçerek doğanın bizleri “cezalandırdığını” iddia etmek ne derece mümkün? Doğa manevi bir düşünce yapısına, vicdani bir güdüye, yani “insanları yanlış davranışlarından ötürü cezalandırma” amacına sahip olabilir mi gerçekten? Böyle düşünürsek, Doğayı Tanrı düşüncesine ikame etmiş, yani bu sefer de “doğa temelli” yeni bir mistisizm üretmiş olmaz mıyız?
Romandaki dinle hesaplaşmanın daha ikna edici boyutu, soyut tartışmalardan çok, işin asıl pratik/pragmatik düzleminde ortaya çıkıyor. Camus’nün her şeyin Tanrı’nın iradesi olduğunu ve buna karşı çıkılamayacağını kabullenmeyi reddetmesinin daha temel ve pragmatik nedeni, böyle bir ön-kabulün salgınla mücadeleyi imkânsız hale getirmesi endişesidir.
Bu yaklaşımın şu cümlede billurlaştığını söyleyebiliriz: “Dr Rieux eğer mutlak güçte bir Tanrı’ya inansaydı, insanları iyileştirmeyi sürdürmez, bu görevi ona bırakırdı”.
Oysa Rieux bir hekimdir ve onun işi, görevi, her koşulda mesleğini yapmaktır. Onun, “mücadele etmekten başka seçeneği” yoktur. Camus için bu hem bireysel, varoluşsal bir tercihtir hem de ölüme teslim olmak dışındaki tek seçenektir.
Başka bir deyişle, “Tanrının var olup olmamasının” ve bu ilahi düzenin gerçekten “adaletli olup olmamasının” ya da “insanların başlarına gelen felaketi hak edip etmemelerinin” çok ötesinde, asıl mesele şudur: Salgınla, toplumsal felaketlerle, savaşla karşılaştığınızda, işi Tanrı’ya havale ederek duayla yetinmek, insanları yok edecek olan bu afete teslim olmakla eşdeğerdir.
Mücadeleden başka çare yok!
Dolayısıyla Camus’nün mücadele felsefesi bir yönüyle çok sadedir: “O sıralar kentimizde türeyen birçok yeni ahlakçı hiçbir şeyin işe yaramayacağını ve diz çökmek gerektiğini söylüyorlardı. Oysa şu ya da bu biçimde savaşmak ve diz çökmemek gerekiyordu. Tüm sorun ölü sayısını olabildiğince aza indirmek ve ayrılıkların sonsuza dek sürmesini engellemekti. Bunun için de tek bir yol vardı, vebayla savaşmak. Bu gerçek hoşa giden bir şey değildi, yalnızca tutarlıydı. Bununla birlikte getirdiği sefalet ve acıyı düşünürsek, vebaya boyun eğmek için deli, kör ya da korkak olmak gerekir”.
Sıradan insanların mücadelesi / işini yapmak / kahramana gerek yok
Camus’ye göre bu mücadele süper kahramanların, büyük şeflerin, dahi önderlerin, ulu kurtarıcıların değil, sıradan insanların işidir: “Anlatıcı yalnızca mantık çerçevesinde önemli gördüğü bir kahramanlığı ve iyi niyeti güzel sözlerle yüceltmeyecek”.
Nitekim Dr Rieux: “Tüm bunlarda kahramanlık diye bir şey söz konusu değil. Dürüstlük söz konusu. Bu gülünç gelebilecek bir düşünce, ama vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlük” dediğinde, gazeteci Rambert ona “dürüstlük nedir?” diye sorar. Rieux’nün yanıtı da çok sadedir: “Bunun genelde ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim durumumda mesleğimi yapmaktır”.
Zaten salgın tepe noktasına çıktığında sıradan insanlar gönüllü olarak mücadeleye katılırlar. Tarrou başı çeker, rahip Panneloux bile çabaya katkı verir. Başından beri hep kaçıp şehir dışına gitmeye çalışan gazeteci Rambert dahi “insan tek başına mutlu olmaktan da utanabilir” diyerek tam kaçabileceği gün kalmaya ve mücadeleye katılmaya karar verir.
Bunun iyi bir şey olduğunu kabul eden romanın anlatıcısı, “ama öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir. Biz de Tarrou ve ötekilerinin, iki kere ikinin başka bir şey değil de dört ettiğini gösterdikleri için saygıya değer olduklarını belirtelim, ancak bu iyi niyetin öğretmenin iyi niyeti, öğretmenin yüreği gibi bir yürek taşıyan ve insanlık onuru uğruna sanılandan daha kalabalık gruplar halinde bir araya gelebilecek kişilerin iyi niyeti arasında ortak bir şey olduğunu da belirtelim; en azından anlatıcının inancı böyle”.
Anlatıcı zaten roman içinde aktardığı onca soruna, tanık olunan onca kötülüğe karşın, iyi insan sayısının kötülerden çok daha fazla olduğunu sürekli vurgular: “İnsanların çoğu kötü değil, iyiler daha çok…”
Anlatıcının -aslında yazarın- bu konudaki ısrarı çok temel bir ayrışmaya denk düşüyor aslında: Camus olağandışı meziyetlere sahip “ulu kurtarıcılara” tapınmaktan yana değildir; o nedenle sıradan insanların, milyonların mücadeleye verdikleri belirleyici ama “olağan” katkıların altını çizmeyi yeğler.
Oysa Nazilerin yenilgiye uğratılmasının ardından savaş sonrası yeni iktidarların belirleneceği bu geçiş dönemi, savaş galibi çeşitli siyasi güçler arasındaki güç paylaşımı ve iktidar savaşları dönemidir aynı zamanda. Güç devşirmenin bir yolu da savaş sırasındaki kahramanlık anlatılarının sunacağı meşruiyeti ve prestiji sömürmektir. Bir yandan De Gaulle mitleştirilirken, komünistler de “halkların babası” Stalin’i kahramanlaştırma çabasındadır.
Camus ise, örneğin ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarını mahkûm eden nadir Batılı aydınlardan biridir. O bu eylemde “savaşı resmen sona erdiren” bir zafer değil, yüz binlerce insanı katleden bir barbarlık ve “insanlığı intiharını” görür.
Aynı şekilde Camus, sadece Nazilerin toplama kamplarını değil, Sovyetler Birliğindeki toplama kamplarını ve totaliter uygulamaları da mahkûm etmekten yanadır. Buna karşılık örneğin Sartre’ın başını çektiği aydınlar ise, yüceltilen Stalin’in yönetime, onun güdümündeki komünist partilere eleştirellikten arınmış bir destek vermekten yanadır.
YAN UNSURLAR
Ölüm cezası
Romanın sonlarına doğru, romandaki kilit kişilerden biri olan Tarrou, geçmiş yaşamıyla ilgili ayrıntıları Dr Rieux’ye anlatırken babasının savcı olduğuna da değinerek ölüm cezası karşıtı ayrıntılı savlar öne sürer.
Sanki romanın genel akışından kopukmuş izlenimi verebilen bu uzun ölüm cezası tartışmasını, “felsefi düzeyde ölüm kavramıyla hesaplaşan” bir romanda yer almasını çok da yadırgamamak gerek aslında.
Öte yandan, eğer romanın aynı zamanda bir faşizme karşı direniş alegorisi olduğunu düşünürsek, ölüm cezası konusunda savaş sonrası Fransa’da antifaşistler arası yaşanan tartışmalarla bağlantı kurmak da mümkündür.
Aydınların önemli bir kısmı bu dönemde “intikamcı” bir yaklaşım sergilemeyi yeğlemiştir. Bunun doğal bir uzantısı da “işbirlikçilerin” ve “hainlerin” kurşuna dizilmesidir.
Örneğin Sartre, hem savaş öncesinde hem de hatta savaş yılları sırasında bile saygısını ve hayranlığını eksik etmediği Céline’in “Almanlardan para aldığı için ırkçı görüşler savunduğunu” ileri süren bir makale yazar. Eğer o sıralar sürgünde olmasaydı, tek başına bu bile Céline’in de kuruşuna dizilmesi sonucunu doğurabilirdi.
Camus ise, ölüm cezasına çarptırılan ve Céline gibi ırkçı görüşlere sahip bir edebiyatçı olan Brasilliach’ın cezasının infaz edilmesini önlemeye çalışır, De Gaulle’e bu yönde bir mektup da yazar, ama başarısız olur.
Sürgün/Hapis
Yazar, karantina döneminde yaşananlarla sürgün ve hapiste yaşananlar arasında koşutluklar kurar: “Vebanın yurttaşlarımıza getirdiği ilk şey, sürgün oldu. O andan itibaren mahpus konuma geçmiştik bir bakıma ve geçmişimize indirgenmiştik. Bazılarımız her ne kadar gelecekte yaşama eğilimine sahip olsalar da bundan hızlıca vazgeçiyorlardı…” (…) “Böylece, tüm tutsakların ve sürgünlerin hiçbir işine yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu.”
Zamanın akışı
Özellikle de zaman kavramının ele alınışında Veba’yla sürgünü ya da hapsi ele alan başka eserlerin anlatıları arasında bir dizi benzerlik, yakınlık bulmak mümkündür.
Örneğin romanın başlarında hastalığın ortaya çıkış süreci günlük temelde ele alınırken (”ilk fare”, “ilk hasta”, “ilk ölüm”, “karantinada ilk gün”, vb.) bir süre sonra zamanın akışı tamamen bulanıklaşır, hatta zamanın akışını bile hastalığın seyri belirlemeye başlar. Hastalık öncesi dönemi andıran bir zamansal devinim ancak mevsim dönüşlerinde gözlemlenebilir hale gelir.
Bellek
Salgın nedeniyle karantinaya alınmanın doğurduğu en önemli sonuçlarından biri, belleğin giderek bulanıklaşmasıdır. Romanda bu süreçler ayrıntılı olarak ele alınır: “Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de.”
Bu bulanıklaşma sonucu hem kapanma öncesi “normal” hayatın ve o andan beri görülemeyen yakınların yüzleri giderek bellekten silinmeye başlar hem de şimdiki zaman anlamını yitirir ve gelecek tasarımının ortadan kalkmasıyla tüm bir yaşam tarzı uçup gider.
Tanıklık
Yazar işte bu nedenle kendi işlevini de yaşananlara tanıklık etmek olarak belirler: “[Anlatıcı] niçin araya girdiğini açıklamak ve tarafsız tanık üslubunu seçmeye özen göstermesinin anlaşılması istiyor. Ama bunu uygun, ölçülü bir tutumla yapmak istemiştir. Genel olarak gördüklerinden fazlasını anlatmamaya, veba dostlarına, gerçekte sahip olmayacakları düşünceleri yakıştırmamaya ve yalnızca rastlantı ya da kötü talihin kendisine sunduğu metinleri kullanmaya özen göstermiştir”.
Hatta anlatıcı bir aşamada “sanatın sağladığı imkanları da kullanmadığını” belirterek, romanın dilinin ve anlatımının fazla “düz” olduğunu yönünde sonradan yöneltilecek kimi eleştirileri peşinen boşa çıkartmıştır: Yazar Camus’nün bu roman için seçtiği anlatım tarzı ve seçilen dilin sadeliği kasıtlıdır: Anlatıcının [yazarın] derdi kendini öne çıkarmak, kahramanlaştırmak değil, “herkes adına konuşmaktı”.
“Dürüst bir yüreğin kurallarına uygun olarak, isteyerek kurbanın tarafını tutmuş ve insanları, aynı kenti paylaştığı insanları, yalnızca aşk, acı, sürgün gibi ortak inançları çevresinde birleştirmek istemiştir. İşte böylece, tek bir acı yoktur kentlilerce paylaşmasın, ya da tek bir durum yoktur kendisi de sahiplenmesin. (…) Sadık bir tanık olmak için özellikle olayları, belgeleri ve söylentileri aktarmalıydı. Ama kişisel olarak kendi söyleyeceği, kendi bekleyişini, kendi geçirdiği sınavları dile getirmemeliydi”.
Kadınlar
Romana yöneltilebilecek önemli eleştirilerden biri, kadın karakterlerin silikliğidir: Romanda nice kadın vardır ama aslında yoktular… Kadın ya uzaklara gitmiş eştir ya uzaklarda kalmış sevgilidir ya da yanı baştaki sessiz, şefkatli, varlığını pek hissettirmeden hizmet eden annedir, başka bir değişle hiçbiri özne değildir.
Gerçi bu durum hem Camus’nün başka kitaplarında hem de dönemim birçok başka eserinde karşımıza çıktığı için ayrıca ele alınmayı hak etmektedir.
Araplar
Bir diğer önemli eksik özne de Araplardır. Hikâye Cezayir’in Oran kentinde yaşandığı halde romanda tek bir Arap karakter yoktur. Başka bir deyişle Araplar kendi ülkelerinde yan karakter dahi olamayacak kadar siliktir, ki bu da hele bugünden geriye dönüp bakıldığında sömürge gerçeğinin çarpıcı bir dışavurumudur.
Bunu vurgulayan ilginç bir cümle, hastalığa veba tanısı konma aşamasında iki hekim arasındaki bir sohbete yansıyan şu cümledir: “Hem sonra, bir meslektaşın dediği gibi: Olamaz bu, herkes Batı’da bunun ortadan yok olduğunu biliyor”.
Demek ki o dönemde Cezayir birçok Batılı aydın tarafından “Batı”nın bir parçası olarak algılanıyor. Belli ki “Batı” bir coğrafya değil, aslında bir “habitat”: Batılıların yaşadığı her yer “Batı”dır!
Romandaki bu çarpıcı eksiklik, Camus’nün Cezayir doğumlu olması, bir dönem Cezayir Komünist Partisinde militanlık yapması, sömürge sistemine açıkça karşı çıkmış bir aydın olması nedeniyle daha da tuhaftır.
Gerçi Camus birçok çevre tarafından Cezayir’in bağımsızlığını desteklemediği ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi FLN’in sivilleri de hedef alan eylemlerine karşı çıktığı için çok eleştirilmiştir.
Öte yandan, Camus bağımsızlığı desteklememekle birlikte, sömürge sistemine son verilmesinden yana olduğunu her zaman açıkça belirtmiştir. Onun hayalini kurduğu sistem, bağımsızlığa gerek bırakmayacak şekilde eşitlik temelinde federal ya da özerklik türü yeni bir ortaklığa geçilmesiydi.
Camus’nün FLN’in sivilleri de hedef alınmasına karşı çıkması aslında Cezayir’e özgü değildi, daha genel anlamda “hedefe varmak için her yol mubah” anlayışına karşı çıkmasıyla alakalıydı.
Dolayısıyla, yazarın bu siyasi yaklaşımlarının doğruluğu yanlışlığı ayrı mesele, ama Veba’da bir Arap öznenin yer almayışını bu siyasi tartışmalara bağlamak pek doğru olmaz.
SONUÇ
Camus’nün Veba’yı yazarken bir yandan da bugün pandemi sırasında yaşayacaklarımızın bir kısmını neredeyse 80 yıl öncesinden görüp betimlemesi elbette hem onun dehasının hem de edebiyatın gücünün kanıtıdır.
Ancak Camus’nün asıl katkısı, toplumsal felaketlerle mücadele için bu romanda ortaya koyduğu felsefi yaklaşımdır.
Özetleyecek olursak: “İstesen de ‘bana ne’ diyemezsin/isyan edeceksin/ korkmayacaksın/insanların ölmesine razı olmayacaksın/gerekirse tanrıya bile karşı geleceksin/insanlık onuruna sahip çıkarak yılmadan mücadele edeceksin çünkü başka çaren yok/ama kendini de kahraman sanmayacaksın…”
Camus’ye göre edebiyatçıya düşen ise, bunu bir kahramanlık destanına dönüştürmeden mücadeleye tanıklık etmek, onu sonraki kuşaklara aktarmaktır.
Camus’nün bu romanda yaptığı tam da budur, anlatıcısı gibi o da: “Susanların arasında yer almamak, o vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliği ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdi.
Çünkü biliyordu ki insanlar kendilerini özgür sansalar da “felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak”; dolayısıyla tıpkı roman karakteri Rieux gibi o da “belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu”.
İşte bunun için yazılışından onlarca yıl sonra yine ve yeniden okumak gerek Camus’nün romanını. Veba ya da Corona ya da başka kara vebalar, kılık değiştirmiş faşizmler geri gelecek: Hazırlıklı olmak gerek…
https://www.artigercek.com/yazarlayigit-benevebayi-camus-nun-felsefesiyle-alt-etmek
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.20 00:50 karanotlar Pontos Rumları: 19 Mayıs bizler için soykırımdır

19 Mayıs 1919’un Pontos Rumlarına yönelik soykırımın "en ölümcül darbesinin" başlangıcı olduğunu belirten Pontuslu Rumlar, bu tarihin aynı zamanda Kürtler, Aleviler ve diğer halklar için de soykırımı ifade ettiğini vurguladı.
İttihat ve Terakki yönetimi tarafından 1915’te bir buçuk milyon Ermeni ve 300 bine yakın Süryani’nin hayatına mal olan tehcir ve soykırımın son halkası Pontus Rumlarına yönelik gerçekleşti. Yunan tarihçi Konstantinos Fotiatis’e göre, 1914-1921 yılları arasında Amasya, Samsun ve Giresun’da 134 bin 78, Niksar’da 27 bin 216, Trabzon’da 38 bin 434, Tokat’ta 64 bin 582, Maçka’da 17 bin 479, Şebinkarahisar’da 21 bin 448 Rum, mübadele yollarında hayatını kaybeden 50 bin insanla birlikte toplam 353 bin Pontoslu soykırıma uğradı. Yine Fotiadis ve Pontoslu Rumlara göre, 1914’de başlayan sürecin en ölümcül darbesi 19 Mayıs 1919 tarihinde yaşandı. Bu tarihte Samsun’a çıkan Mustafa Kemal’in ilk olarak görüştüğü Sakallı Nurettin Paşa ve Topal Osman’ın Rum halkına yönelik saldırılarda ön planda olması bu iddiayı güçlendiriyor.

Pontoslu Rumlar, soykırımın yıldönümü olarak kabul ettikleri 19 Mayıs'a ilişkin konuştu.

SON ETABIN BAŞLADIĞI TARİH

Trabzon Maçkalı olduğunu belirten yazar Tamer Çilingir, hep farkında olduğu Rum kimliğini kabul etmesinin 40’lı yaşlarında olduğunu ifade etti. Okudukları okullarda ve çevrelerinde yıllarca Rumların "kötü ve hain insanlar" olarak anlatıldığına değinen Çilingir, "Türklük ise en ‘yüce’ değerdi" dedi.

Çilingir, Pontos Rumlarına yönelik soykırımın, Süryani ve Ermenilere yönelik soykırımdan bağımsız olmadığı gibi Trakya ve Küçük Asya Rumlarına yönelik soykırımdan da bağımsız ele alınamayacağına dikkati çekti. 19 Mayıs 1919’u söz konusu projenin "son etabı" olarak nitelendiren Çilingir, Pontos’ta bu tarihe kadar 150 binden fazla insanın katledildiğini söyledi. 19 Mayıs’ın resmi ideolojide ise "emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşının başladığı tarih" olduğunu belirten Çilingir, “Ortada bir ‘milli mücadele’ de yoktur. Emperyalist paylaşım savaşının mağlubu Osmanlı’dan geriye kalan topraklardaki iktidar mücadelesi modern, batıcı ama Müslüman kimlikli bir kapitalist devlet olarak ayakta kalma çabasıdır” diye belirtti.

KATLİAMLAR TARİHİ

“Yüz yıllık cumhuriyet tarihi de baskı, zulüm ve katliamlar tarihidir” diyen Çilingir, "kanlı tarihin" başlangıcı olan 19 Mayıs’ın sadece Rumlar açısından soykırımı ifade etmediğini kaydetti. 100 yıl boyunca zulüm ve katliamlara uğrayan Aleviler, Kürtler ve Lazlar için de aynı anlama geldiğine işaret eden Çilingir, bu tarihin kendisine "Türküm" diyen yoksul işçiler ve Müslümanlıktan asla ödün vermeyenlerin kadınlara reva gördüğü uygulamalarıyla, kadınlar açısından da kara bir gün olduğunu vurguladı.

PONTOSLULAR KİMLİĞİ İLE YÜZLEŞİYOR

Devletin baskı, yasak ve asimilasyon politikalarından kaynaklı Pontosluları da kendi kimliklerini gizlemeye ittiğine dikkati çeken Çilingir, “Neredeyse tüm ailelerin soylarının Müslüman ve Türk olduğunu ispat etme çabaları da yüz yıl öce ve yüz yıl boyunca nasıl bir korku içinde olduklarının göstergesi değil midir” diye sordu. Ancak, son yıllarda kimlikleri ile yüzleşenlerin sayısının arttığını vurgulayan Çilingir, şunları söyledi: “Asıl korku devletin ve kendisine bir takım statükolar oluşturmuş kesimlerin korkusudur. Pontos’un dışındaki Rum düşmanlığı Pontos’ta aynı düzeyde değildir. Binlerce yıllık kültürel ve tarihsel birikim soykırıma rağmen hala yok edilemediği için herkes açısından ‘acaba ben Rum muyum’ ‘şüphesi(!)’ hep var olmuştur. Pontos insanı, Rum kimliği ile yüzleşmenin dışında her şeyden önce yüz yıl önce bu topraklarda Hristiyan Rumların yaşadığını biliyor.”

'TÜRK TOPLUMU VİCDANIYLA YÜZLEŞMELİ'

Yunanistan’da ve Avrupa’da Pontoslu Rumların kurdukları federasyonların soykırım ile ilgili etkinlikler yaptığını anımsatan Çilingir, “Konferanslar, belgesel film çalışmaları, kitap yayınları ve değişik dillere çevrilmesi gibi faaliyetlerden oluşan bu etkinlikler bir duyarlılık yaratıyor. Fakat yeterli değil tabi. Sonuçta bu federasyonlar diasporadaki Rumlardan, yani 100 yıl önce sürgün edilmiş olan Rumların torunları. Bu konuda asıl çalışmanın daha etkili olması için bugünkü Pontos coğrafyasından yapılması gerekiyor. Ve dünya kamuoyundan daha da önemlisi bugünkü Pontos coğrafyasında ve Türk toplumun vicdanında bir yüzleşme yaşanması gerekiyor. Öte yandan özellikle muhalif kesimlerin ve tabi Kürtlerin de bu konuda seslerinin çıkması bu süreci hızlandıracaktır” diye konuştu.

KRALDAN DAHA KRALCI

Samsun Bafralı barış aktivisti Yannis Vasilis Yaylalı ise, kendisi gibi büyüklerinin de Pontos’ta doğduğunu, yedi göbek Pontos Rumu olduğunu vurguladı. Ailesinin hem korkudan hem de bölgede Rum kimliğinin "küfür" olarak algılanmasından kaynaklı kimliklerinden uzak durduğunu ifade eden Yaylalı, “Hatta o kadar uzak ki, bizlere Türk ordusu ve çetecileri tarafından öldürülen büyük babamız ve ailesini, sözde ‘Kurtuluş Savaşı’nda’ öldüğü ve cenazesinin ise getirilemediği söylendi. Kraldan daha kralcı olmak deyimi vardır ya, bizimkiler bunun ile yetinmemiş ve bizleri sözün tam manası ile kendi değerlerine sırt çevirmiş birer Türk ırkçısı olarak yetiştirdiler” diye belirtti.

YÜZLEŞMEYİ SAĞLADI

Kendisi gibi durumun farkında olmayanların kendi halkı Rumlar dahil herkesten nefret ederek büyüdüğünü söyleyen Yaylalı, bu dönüşümün ise 1994’de askerlik yaparken PKK’nin eline geçmesi ile başladığını belirtti. Böylece Kürt halkı gerçekliği ile karşılaştığını paylaşan Yaylalı, “Bu hesaplaşma daha sonra beni kendi halkımla, kendi değerlerimle yüzleşmeye taşıdı. Kürt halkına karşı savaşa gitmişken, onca kötülüğü yapmışken, Kürt halkının yiğit evlatları insan olabilmem için bana bir şans daha verdi. Pontos'daki Rum halk gerçeği ile yüzleştiğimde ise bu inkar, katliam ve soykırım sisteminin temelinde, halkların kanı ve mezarsız canların olduğunu gördüm” dedi.

'ÖLÜMCÜL' SALDIRI: 19 MAYIS

Gayri Müslim halklara yönelik soykırımın üç aşamada gerçekleştiğini kaydeden Yaylalı, ilk iki aşamanın Osmanlı döneminde II. Abdülhamit ve İttihat Terakki döneminde olduğunu belirtti. Yaylalı, "Ölümcül" saldırının ise, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a çıkmasıyla başladığını vurguladı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tüm imkanlarını Pontos Rumlarının soykırımını tamamlamak için seferber ettiğini söyleyen Yaylalı, “Böylece Pontos Rumları ile birlikte üç aşamada gerçekleşen gayr-ı Müslim halkların imhası tamamlandı. Bu yüzden 19 Mayıs 1919 günü temsili olarak yaşadığımız soykırımı anma günü olarak görülür” diye ifade etti.

HALKLARIN MÜCADELESİ İVME KAZANDI

Kürt mücadelesinin getirdiği ivme ile halkların kendisini toparlama sürecine girdiğini ifade eden Yaylalı, Karadeniz bölgesinde Hemşin, Laz ve Gürcü halkından sonra kendilerinin de ayağa kalmaya çalıştıklarını belirtti. 2016 yılında Ankara’da soykırım konferansı düzenlediklerini hatırlatan Yaylalı, “Yüzyıl sonra soykırımı yürüten merkezde Pontos'un, Pontuslu Rumların hala burada oldukları mesajını verdik. Bu üç kesimin dikkatini çekti. Birincisi Pontoslu Rum gençlerin, ikincisi Sol, sosyalist, muhalif güçlerin ve tabi devletin de dikkatinden kaçmadı. İlk iki kesimden çok olumlu tepkiler aldığımızı söyleyebilirim. Devlette özellikle önde koşturan bizlere karşı birçok soruşturma başlattı. Tutuklanmama neden olan davalardan biri de Pontos Soykırımı ile yaptığım paylaşımlardı” ifadelerini kullandı.

‘RÖNESANSIMIZI YAŞIYORUZ’

"Yüzyıl sonra tekrar Rönesans’ımızı yaşar gibiydik” diyen Yaylalı, bu dönemden sonra Pontos Rumlarına yönelik soykırımı anlatan birçok kitabın yazıldığını ya da Türkçeye çevrildiğinin altını çizdi. Başta Yunanistan olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde konferanslar düzenlendiğini de ekleyen Yaylalı, “Elbette bu daha başlangıç, diğer halklar gibi Pontos'da ve Türkiye'de kurumsallaşmış bir örgütlülüğümüz yok ama bu çalışmalar ileride onu da getirecektir. Halkımız, mücadelemizle birlikte halkların ağzında 'küfür' olmaktan çıkıp, kendi dilimizde kardeşliğin haykırıldığı sloganlara dönecektir. Nerede olursak olalım, yüzümüz hep Pontos'a dönük olacaktır. Mücadelemize gençlerin ilgisi şimdiden çok arttı, mücadele devam ettikçe sistemin 600 yıllık inkar ve asimilasyonu karton gibi yırtılıp atılacaktır” diye konuştu.

YÜZLEŞMEKTEN KORKULUYOR

Türkiye’de sol muhalefetin hala Pontoslu Rumların soykırımı ile yüzleşmekte sorun yaşadığını da sözlerine ekleyen Yaylalı, “Bir şeyi açıkça belirtmem gerekir, çünkü bu Kürt halkına karşı benim bir borcumdur. Geçtiğimiz 19 Mayıs’ta modern Genç Osmanlıcılar, İttihatçılar ve Kemalistlerin Samsun'a çıkarma yapmasına ilişkin Pervin Buldan şahsında HDP'nin 'bizde orada olmalıydık' sitemi biz Pontos Rumlarını oldukça üzmüştür. Yine, benzer şekilde Sol Partili Alper Taş’ın 23 Nisan ve 19 Mayıs kutlamaları bizleri çok üzmüştür” dedi.

“19 Mayısı ya bayram olarak kutlarsın, ya da anma olarak” diyen Yaylalı, şöyle devam etti: “Yani, ya inkarcı, talancı, soykırımcılar ile yan yana olursunuz ya da soykırıma uğratılmış halklar ile yan yana olursunuz. Kürt halkı ve iradesi bana insanlığımı kazandırdı. O yüzden başka türlü düşünüp başka türlü konuşamam. Soykırımcılar sizi hedef tahtasına koyduğunda, kimseyi ayırt etmiyorlar, herkesi bir arada yok edip gidiyorlar. Tarihimiz o kadar açık ki, resmi ideolojinin materyalleri dışında da çok değerli çalışmalar vermeye başladık. Lütfen o acı deneyimleri okuyalım ve bu deneyimleri halklar ile paylaşalım ki tekrar benzer durumları yaşamayalım."
http://mezopotamyaajansi22.com/tum-haberlecontent/view/97099
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.11 09:12 fosyoloji İnsanlar Neden Tik Tok Videosu Çekiyorlar?

İnsanlar Neden Tik Tok Videosu Çekiyorlar?
https://preview.redd.it/r6csio0x53y41.png?width=630&format=png&auto=webp&s=74ed4a8cbfd234184c229c5c7b5553aabd99a54f
Teyze yemenisini düşmesin diye başına sıkı sıkı bağlamış, şalvarını sallaya sallaya 50 Cent’in “Candy Shop” şarkısı eşliğinde dans ediyor Tik Tok videosunda. Bir başkası her gün donattığı sofrasını köftelerine sardığı kurdelalar ile gözümüze sokuyor. Adamın biri saçlarını ineğe yalattıktan sonra almış muhtemelen telefonu eline, aleme racon kesiyor “akıllı olun bak” diyor…
İnsanların nasıl yaşamayı tercih ettikleri hiçbir zaman umurumda olmadı. Muhtemelen sizin de olmamıştır. Adam isterse tayttan bozma pantolonu ile instagram hikayesinden İtalyan Mafyasına kafa tutsun bana ne bize ne!
Benim genelde ilgimi çeken bu tip davranışların arka planında ne olduğu. Teyzeler, amcalar, kadınlar neden böyle şeyler yapma ihtiyacı hissediyor, böyle davranıyorlar, İpin koptuğu amaaan bana ne ya” dendiği yer neresi acaba?
Son 3-4 yılda her gün yenisi icat edilen, “evlilik ve çocuk bahanesiyle paraları saçıyoruz” partilerinin asıl amacı, “gelinliği teslim alıyorum”, “bebeğim kayın valideme çekmemiş oley”, “Mirasu’nun cinsiyeti partisi”, “yaşasın hiç görümcem yok partisi”, “bebeğim gaz çıkardı partisi”, “çocuğum telefon şifresini girip youtube açabiliyor partilerinin çıkış noktası neresi olabilir?
“Ben önemliyim” hissi yaratılış kodlarımıza yerleştirilmiş çok önemli bir parçacık. Bu kod sayesinde kimse “ben değersiz ve salağın tekiyim” diye düşünemiyor ve hayatta kalma savaşı için mücadele edebiliyor. Biricik olma, önemsenme, fark edilme güdümüz tarihte ilk kez pratik ve ulaşılabilir bir tatmin alanına sahip oldu.
Zurnanın Vivaldi çaldığı yer de tam burası işte…
Tarihte insanoğlu bu yaratılış fıtratını tatmin etmek için bugünkü kadar fazla enstrümana sahip olamadı. Atıyorum 1000 yıl önce “ben çok önemliyim” diye hissedebilmek için köle olmadan doğmak yetiyorken, bugün daha çok enstrümana ihtiyaç duyuyoruz.
Bu enstrümanlardan ilki ve bence en önemlisi de İnternete ulaşıyor olmak ya da olmamak.
Herkes egosunu milyonların önüne çıkarabilecek ortamı bulunca herkes birdenbire “biricik” olmaya başladı. İşte o andan sonra kitlesel olarak kullanılabilinecek ilk yasal uyuşturucu da kanımıza karıştı.
Buradan bakıldığında İnternet için, ilaç olarak geliştirilip sonradan uyuşturucu olduğunun farkına varılan kimyasallarla benzer bir süreç işlediğini söyleyebiliriz.
İnsanın kendini önemli hissetmesi için sebeplere sarılması ve her sarıldığı sebep ile yeniden başa dönmesi çağın laneti gibi. Vasat olmamayı istemek herkesin hakkı; ancak bunun için düştüğü kuyunun bile pırlanta ile döşenmiş olmasını dilemek de çağın vasatı artık.
Ahırının kapısı açılınca nereye koşacağını, hangi yemden yiyeceğini bilemeyen hayvanlara benziyoruz…
Ezgi Akgül / Fosyoloji FaceBook
submitted by fosyoloji to u/fosyoloji [link] [comments]


2020.03.26 20:11 karanotlar Salgın Durumu Üzerine

Alain Badiou
Çeviri: Büşra Özcan ve Dicle Kızılkan
Başından beri, viral bir pandemi ile karakterize edilen güncel durumun hiç de öyle özellikle olağanüstü olmadığını düşündüm. AIDS’in (viral) pandemisinden kuş gribine kadar; Ebola virüsü, SARS1 virüsü, birkaç başka gribi de unutmadan –antibiyotiğin iyileştirmediği verem çeşitlerine, kızamığın geri dönüşüne değinmiyorum bile– dünya pazarının, tıbben yetersiz bölgelerin varlığı ve gerekli aşılar konusundaki küresel disiplinin eksikliği ile birleşerek kaçınılmaz olarak ciddi ve yıkıcı salgınlar ürettiğini biliyoruz (AIDS özelinde, birkaç milyon ölüm). Mevcut pandemi halinin, oldukça konforlu ‘Batı Dünyası’ndaki büyük etkisini saymazsak –ki bu bile başlı başına yeni bir önemi olmayan, bunun yerine sosyal medyada şüpheli ağıtları ve iğrenç ahmaklıkları ortaya çıkaran bir gerçek– bariz koruyucu önlemlerin ve yeni hedeflerin yokluğunda virüsün ortadan kalkması için geçecek sürenin ötesinde, neden bu kadar üst perdeden konuşmanın gerekli olduğunu anlamadım.
Dahası, devam eden salgının gerçek adı hatırlatmalı ki, gökkubbenin altında yeni bir şey yok. Bu gerçek isim SARS 2, yani ‘Ağır Akut Solunum Sendromu 2’, tanımın (2003 baharında dünyaya yayılan SARS 1 epidemiğinden sonra) ikinci defa kullanıldığını gösteriyor. O zamanlar ’21. yüzyılın ilk bilinmeyen hastalığı’ olarak adlandırılmıştı. O halde mevcut salgının hiçbir şekilde, radikal ölçüde yeni veya eşi benzeri görülmemiş bir şey olmadığı açıktır. Bu yüzyılda türünün ikinci örneğidir ve ilkinin varisi olabilir. Öyle ki bugün yetkililere tahmin konusunda yöneltilebilecek tek manalı eleştiri, SARS 1 deneyiminden sonra SARS 2 ile mücadele etmeyi mümkün kılacak hakiki araçları sağlayabilecek araştırmaların fonlanmamış olmasıdır.
Bu yüzden diğer herkes gibi kendimi evimde tecrit etmeye çalışmaktan başka yapacak bir şey veya diğer herkesi aynısını yapmaya teşvik etmeyi amaçlayan laflardan başka söylenecek bir söz olduğunu düşünmedim. Bu noktada katı bir disipline bağlı kalmak, en çok maruz kalanlara destek olmak ve temel koruma sağlamak açısından gereklidir. En çok maruz kalanlar, enfekte olanlar dahil diğerlerinin disiplinine güvenebilmeleri gereken, ön cephede yer alan sağlık personeli; bakım evlerinde bulunan yaşlılar gibi en zayıf olanlar ve hastalığın kendisine bulaşma riski yüksek olan, her gün işe gidenlerdir. ‘Evde kal’ emrine itaat edebileceklerin disiplini, evi olmayanlara veya ev demeye bin şahit isteyecek yerlerde yaşayanlara güvenli bir barınak bulmayı ve önermeyi de kapsamalıdır. Bu durumda otellere el konulması tasavvur edilebilir.
Bu görevlerin giderek daha acil olduğu doğrudur ancak en azından ilk tahlilde, büyük bir analitik çabayı veya yeni bir düşünme biçiminin oluşturulmasını gerektirmiyor.
Ama yakın çevremde rastladıklarım da dahil olmak üzere, yarattıkları kafa karışıklığı ve içinde bulunduğumuz basit durumu anlamadaki mutlak yetersizlikleriyle beni öfkelendiren çok şey okuyor ve duyuyorum.
Bu buyurgan bildirgeler, patetik çağrılar ve ısrarlı suçlamalar değişik biçimler alsa da hepsi mevcut pandeminin inanılmaz basitliğini ve acayiplik yokluğunu hor görme konusunda bir. Kimileri, doğası gereği yaptığını yapmaya mecbur güçler karşısında gereksizce bir kölelik halinde. Ötekilerse gezegene ve onun esrarına yakarırlar, ki beyhudedir. Berikiler her şeyde talihsiz Macron’u suçlar ki garibim epidemi ya da savaş zamanlarında devletin başı olarak ne yapması gerekiyorsa onu yapmaktadır ve işini yapmakta diğerlerinden geri kalıyor da değildir. Bazıları, eşi görülmemiş bir devrimin (virüsün imhasıyla olan bağı hala anlaşılmaz olan) kurucu olayı hakkında kuru gürültü yaparlar - devrimcilerimiz yeni bir araç filan da sunmamıştır bu arada. Kimileri kendilerini kıyamet karamsarlığına batırır. Diğerleriyse çağdaş ideolojinin altın kuralı ‘önce ben’in bu defa kendilerine çıkar sağlamayışından, yardım etmeyişinden ve hatta belanın belirsizce sürmesinin suç ortağı oluşundan ötürü örselenmiş hissederler.
Görünen o ki salgının zorluğu her yerde Aklın esas işlevini ortadan kaldırıyor, özneleri Orta Çağ’da veba ortalığı süpürürken gelenekselleşmiş acınası tesirlere dönmeye zorluyor (mistisizm, uydurma, dua, kehanet ve lanet).
Sonuç olarak, bir şekilde bazı basit fikirleri bir araya getirme mecburiyeti hissediyorum. Onlara memnuniyetle Kartezyen derdim.
O halde, başka yerlerde pek bayağıca tanımlanmış ve bu yüzden de pek bayağıca ele alınmış sorunu tanımlayarak başlayalım.
Bir salgın, doğal ve toplumsal belirlenimler arasında her zaman bir bağlantı noktası olması gerçeği nedeniyle karmaşıktır. Kapsamlı analizi çaprazlamadır; kişi iki belirlemenin kesiştiği noktaları kavramalı ve sonuçları buna göre çıkarmalıdır.
Örneğin, güncel salgının ilk dayanağı yüksek ihtimalle Wuhan bölgesinin pazarlarında bulunabilir. Çin pazarları tehlikeli kirlilikleriyle, üst üste yığılmış her türlü canlı hayvanın açık hava satışının engellenemeyişiyle bilinirler. Dolayısıyla belirli bir anda yarasalardan gelen virüs, vasat hijyen koşullarında ve kalabalık ortamda, bir hayvan formunda kendine yer bulmuştur.
Virüsün bir türden diğerine olan yörüngesi böylece insan türüne doğru seyreder. Tam olarak nasıl? Henüz bilmiyoruz ve yalnızca bilimsel çalışmalardan öğrenebileceğiz. Hazır değinmişken, kendilerine bakılırsa her şeyin kökeninde Çinlilerin yarı canlı yarasa yemesi yatan, internette dolanan tipik ırkçı anlatılara ve sahte görsellere sövelim...
Sonunda insana ulaşan hayvan türleri arasındaki bu yerel geçiş tüm meselenin başlangıç noktasıdır. Bundan sonrası artık yalnızca çağdaş dünyanın temel bir verisinin işlenmesidir: Çin’in devlet kapitalizminin emperyal rütbeye yükselişi, diğer bir deyişle yoğun ve evrensel bir şekilde dünya pazarında bulunma durumu. İşte karantina başlayana dek çoktan sayısız yayılım ağının oluşmuş olmasının sebebi budur. Çin hükümeti çıkış noktasını, yani 40 milyon nüfuslu bir eyaleti son derece başarılı bir şekilde tecrit etmişti; fakat bu hamle epideminin yerküreye yayılmak üzere yola çıkışını, uçaklarla ve gemilerle taşınmasını durdurmak için fazla geç kaldı.
Salgını açıklığa kavuşturucu, benim çifte eklem dediğim şu detayı bir düşünün: bugün SARS 2 Wuhan’da zapt edildi ancak birçoğu yurtdışından gelen Çin vatandaşları sebebiyle Şanghay’da bir sürü vaka var. Dolayısıyla Çin’de ilki arkaik sonraki modern olmak üzere; kötü koşullara sahip eski usul pazarlardaki doğa-toplum kesişimi ile kapitalist dünya pazarının hızlı ve aralıksız hareketliliğine dayanan küresel dağılım arasındaki bağı gözlemleyebiliyoruz.
Sonrasında devletlerin yerel olarak bu dağılımı bastırmaya çalıştığı aşamaya giriyoruz. Salgın çaprazlama/evrensel ilerlerken hükmün yerel kaldığını da belirtelim. Bazı ulus-ötesi otoritelere rağmen, ön cephede olanların yerel burjuva devletler olduğu açıktır.
Burada çağdaş dünyanın büyük bir çelişkisine değiniyoruz. İmal edilen malların seri üretim süreci de dahil olmak üzere ekonomi, dünya pazarının himayesi altına girmektedir; basit bir cep telefonu montajının bile en az yedi farklı devlette, maden sektörü de dahil olmak üzere işgücü ve kaynakları harekete geçirdiğini biliyoruz. Ne var ki siyasi güçler esasen ulusal ölçekte kalmaktadır. Avrupa, ABD gibi eski emperyalizmler ile Çin, Japonya gibi yeni emperyalizmler arasındaki rekabet, kapitalist bir dünya devletiyle sonuçlanacak herhangi bir süreci dışlamaktadır. Salgın aynı zamanda ekonomi ve politika arasındaki ayrımın çirkince kendini teşhir ettiği bir andır. Avrupa devletleri bile virüs karşısında politikalarını zamanında ayarlamayı başaramıyorlar.
Bu çelişkinin gölgesinde, ulus devletler riskin doğası onları yetkilerinin eylem ve biçiminde değişiklik yapmaya zorlasa da Sermaye’nin işleyişine mümkün olduğunca riayet ederek salgınla baş etmeye çalışıyor.
Ülkeler arasındaki bir savaş durumunda devletlerin, yerli sermayeyi kurtarmak için, beklenileceği gibi yalnızca halk kitlelerine değil burjuvaziye de hatırı sayılır sınırlamalar getirmek zorunda olduğunu çok uzun zamandır biliyoruz. Kimi endüstriler doğrudan hiçbir paraya çevrilebilir artı değer yaratmayan askeri teçhizatın ölçüsüz üretimi adına neredeyse tümüyle millileştirilmiştir. Çoğu burjuva memur olarak silah altına alınmış ve ölümle karşı karşıya getirilmiştir. Bilim insanları yeni silahlar üretmek için gece gündüz çalışmış, pek çok entelektüel ve sanatçı ulusal propaganda ihtiyacını karşılamaya zorlanmıştır, vb.
Bir salgınla karşı karşıya kalındığında bu türden bir devletçi refleks kaçınılmazdır. Bu nedenle, Macron ve başbakan Edouard Philippe’in ‘refah’ devletinin dönüşüne ilişkin açıklamaları (işsizleri desteklemek için harcama yapmak, dükkanları kapanan serbest çalışanlara yardım etmek, devlet hazinesinden 100 ya da 200 milyar talep etmek ve hatta ‘millileştirme’ ilanları) şaşırtıcı ya da paradoksal değildir. Buradan çıkan sonuç Macron’un kullandığı metaforun –Koronavirüse karşı savaştayız– doğru olduğudur: Savaşta ya da salgında, devlet stratejik bir felaketten kaçınmak için kimi zaman sınıf doğasının olağan seyrini ihlal etmek, daha otoriter ve umumu hedefleyen uygulamaları üstlenmek zorunda kalır.
Bu tutum, mevcut toplumsal düzenin içinde kalarak ve mümkün olan en yüksek kesinlikle, salgını zapt etme amacının –Macron’un metaforunu yeniden ödünç alırsak, savaşı kazanmanın– bütünüyle mantıksal sonucudur. Şakası olmayan, doğa (dolayısıyla bilim insanlarının bu konudaki rakipsiz rolünü) ve toplumsal düzeni (dolayısıyla devletin, ki başka türlüsü olamazdı, otoriter müdahalesini) kesiştiren ölümcül bir sürecin yayınımının dayattığı bir zorunluluktur.
Bu çabanın ortasında büyük bir boşluğun belirmesi kaçınılmazdır. Koruyucu maske yokluğunu ve hastane izolasyonu konusundaki hazırlıksızlığı göz önünde bulundurun. Ama kim bu tür bir durumu ‘tahmin etmekle’ böbürlenebilir ki? Belirli açılardan devletin mevcut durumu engellemediği doğru. On yıllar içinde ulusal sağlık sistemini, kamu yararına hizmet eden tüm devlet sektörleriyle birlikte zayıflatarak devlet, yıkıcı bir salgına benzer hiçbir şey ülkemizi etkileyemezmiş gibi davrandı. Bu açıdan devlet, yalnızca Macron şahsında değil, geçtiğimiz 30 yılda göreve gelenlerin tümü şahsında, mutlak suçludur.
Ancak şu belirtilmelidir ki, belki birkaç yalıtık bilim insanı haricinde, hiç kimse Fransa’da bu tür bir salgının yaşanabileceğini öngörmemiş, bunu hayal dahi etmemiştir. Pek çok kimse büyük ihtimalle bu tür bir şeyin izbe Afrika ya da totaliter Çin’e müstahak olduğunu düşünmüştür, demokratik Avrupa’ya değil. Nutuk atma ve son zamanlarda kendilerine seçtikleri gülünç hedef Macron hakkında yaygara koparmaya devam etme hakkının tadını çıkaran solcular –ya da Sarı Yelekliler ve hatta sendikacılar– da bunu kesinlikle öngöremediler. Tam tersine, salgın Çin’den gelmekteyken, çok yakın zamana kadar, onların –kim olursa olsun– bugün olan bitene ilişkin iktidarın aldığı önlemlerdeki gecikmeleri yüksek sesle mahkûm etme ehliyetlerini elinden alması gereken kontrol dışı toplantılar ve gürültülü gösteriler gerçekleştirdiler. Doğrusunu söylemek gerekirse Macron devletinden önce bu tedbirleri hiçbir siyasal güç almamıştır.
Devlet bakımından durum, burjuva devletin açıklıkla, kamusal olarak, burjuvaziden daha geniş kesimlerin menfaatine davranırken, stratejik olarak gelecekte bu devletin genel biçimini temsil ettiği sınıf çıkarlarının üstünlüğünü sürdüreceği mahiyettedir. Bir başka deyişle, konjonktür devleti, kendisi genel mahiyette olan bir düşmanın –savaş zamanlarında bu yabancı işgalci olabilir, mevcut durumda SARS 2 virüsüdür– içerideki varlığından ötürü durumu yetkili temsilcisi olduğu sınıfın çıkarlarını daha kamusal çıkarlarla kaynaştırmaya başvurarak kontrol etmeye zorlamaktadır.
Bu tür bir durum (dünya savaşı ya da dünyasal salgın) politik düzlemde ‘tarafsız’dır. Geçmişteki savaşlar yalnızca iki durumda, Rusya’da ve Çin’de – bunlar o dönemin imparatorlukları bakımından aykırı değerler olarak adlandırılabilir– devrimleri tetikledi. Rusya örneğinde bunun nedeni Çarlık rejiminin her anlamda ve çok uzun süredir, ve aynı zamanda bu uçsuz bucaksız ülkede gerçek bir kapitalizmin doğumuna potansiyel olarak adapte olan bir güç olarak, gerilemesiydi. Ve ona karşı, Bolşevikler suretinde, olağanüstü liderler tarafından iradeli bir biçimde yapılandırılmış, modern bir politik öncü mevcuttu. Çin örneğinde, devrimci iç savaş dünya savaşını öncelemişti ve Çin Komünist Partisi henüz 1940 senesinde denenmiş ve sınanmış bir halk ordusunun başında bulunuyordu. Buna karşın hiçbir Batılı güç muzaffer bir devrimi tetiklemedi. 1918’de yenilen Almanya’da bile Spartakist ayaklanma hızlıca ezildi.
Bundan alınacak ders açık: sürmekte olan salgın, salgın olarak, Fransa gibi bir ülkede kayda değer hiçbir siyasal sonuç doğurmayacaktır. Burjuvazimizin –yeni başlayan homurdanmaları ve yaygın olsa da eften püften sloganları göz önüne alınacak olursa– Macron’dan kurtulma vaktinin geldiğine inandığını varsaydığımızda bile bu hiçbir kayda değer değişiklik anlamına gelmeyecek. ‘Siyaseten doğru’ adaylar, köhne olduğu kadar tiksinti verici de olan ‘milliyetçiliğin’ küflenmiş bir biçiminin müdafileri olarak halihazırda kulislerde beklemekte.
Bu ülkenin politik koşullarında esaslı bir değişimi arzulayanlar olarak bu salgının doğurduğu aralıktan ve hatta –bütünüyle gerekli olan– izolasyondan politikanın yeni biçimleri, yeni politik alanlara ilişkin tasarılar ve komünizmin görkemli yaratımını ve –ilgi çekici olmakla birlikte son kertede yenilgiye uğramış– devletçi deneyimini takip edecek olan ulus-aşırı üçüncü aşaması üzerine çalışmak için faydalanmalıyız.
Ayrıca salgın gibi bir hadisenin kendi başına politik olarak yaratıcı bir yönde etkili olabileceğine inanan her bakış açısının sıkı bir eleştirisini gerçekleştirmek gerekiyor. Salgın hakkındaki bilimsel bilginin genel yayılımına ilaveten, politik bir talep yalnızca hastaneler ve halk sağlığı, okullar ve eşitlikçi eğitim, yaşlıların bakımı ve bu türden başkaca sorunlara ilişkin yeni ifade ve görüşlerle sürdürülebilir. Herhalde yalnızca bunlar mevcut durumun su yüzüne çıkardığı tehlikeli güçsüzlüğün bilançosu ile birlikte telaffuz edilebilir.
Sırası gelmişken açıkça ve cesaretle sözde ‘sosyal [olan] medya’nın, bir kez daha palavracıların akli felcinin, raydan çıkmış söylentilerin, nuh nebiden kalma ‘yenilikler’in keşfinin ve hatta faşizan gericiliğin yayılması için bir zemin olduğu açıkça ve cesurca gösterilmelidir.
İzolasyonumuz süresince bile ve hatta özellikle de bu süreçte, bilim tarafından kontrol edilebilir hakikatler ve yeni bir politikanın ayağı yere basan perspektifleri, yerelleşmiş deneyimleri ve stratejik amaçları haricindeki hiçbir şeye güvenmeyelim.
https://www.teorivepolitika.net/index.php/component/k2/item/696-salgin-durumu-uzerine
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.11.21 12:19 psikiyatrist DİJİTAL DÜNYADA EBEVEYNLİK

İçinde yaşadığımız dijital çağda teknoloji kullanımı her yaştan birey için kaçınılmaz. Dijital alanlara her gün bir yenisi ekleniyor. Her yerde teknolojinin zararları ve çocukları teknolojiden “koruma”nın şifreleri anlatılıyor. Öte yandan okullarda akıllı tahtalar, internetten verilen ödevler; çağı yakalama çabaları; bu uyarı ve önerilerle epeyce çelişiyor. Ebeveyn, eğitimci ve sağlıkçılar bir hayli endişeli! Çocuğunuz “otizmli olacak”, “obez olacak”, “hiperaktif olacak”, “bağımlılığın kollarında”,… gibi başlıklarla yapılan yayınlar, ailelerin teknolojiyi bilinçli kullanmak yerine tümden yasaklamaları ya da kaçınmalarına neden oluyor. Bu mümkün olmadığı gibi, gerekli ve yararlı da değil. Yasaklanan her şey kendi cazibesini doğurur. Bugünün çocuklarının dijital çağda en iyi şekilde gelişmeleri için hem analog, hem de dijital deneyimlere ihtiyaçları var. Dijital dünyada ebeveynlik
Medya kaynaklı kışkırtıcı haberler karşısında ne yapmalı?
  1. Kulaktan dolma “kopyala-yapıştır” paylaşım furyasına dikkat!
  2. Haberlerin başlıklarına aldanmayın, söz edilen araştırmaları kendiniz de inceleyin.
  3. Korku ve suçlulukla hareket etmeyin.
  4. Çelişkili tavsiyeler arasında bocalamamak için bilimsel verilerden şaşmayın.
  5. Bu konuda yazılmış uzman görüşlerini ve kitapları okuyun.

TEKNOLOJİK ÇOCUKLUKLAR

Kaiser Aile Vakfı’nın 2010, Common Sense Media’nın 2013’teki araştırmasına göre: 1970’lerde çocuklar 4 yaşında ekranlarla tanışırken, günümüzde 4 aylıkken tanışıyorlar. İlk 8 yaşta ekran karşısında 2 saat geçirilirken, 8-18 yaş arası günde 7.5-8 saati buluyor. Fermuar çekemez düğme ilikleyemezken akıllı telefonu gözü kapalı kullanan çocuklar; çorba karıştırmadan, vida sıkmadan, evde yaşına uygun sorumluluk almadan büyüyen(!), 24 saat çevirimiçi minik youtuber’larımız var! Çocuklarımız büyük hızla gelişirken; fiziksel, sosyal ve zihinsel olarak geri kalma tehlikesi ile de karşı karşıyalar.

YETİŞKİNLER NE YAPMALI?

  1. Dijital hayatı keşfetmeleri, sağlıklı ve ölçülü kullanabilmeleri için çocuklarımıza rehber olmalı
  2. Sanal dünyada öğrendiklerini gerçek dünyada uygulamaya geçirmelerini desteklemeli, yardımcı olmalı
  3. Güvenli internet kullanımı; sosyal medya adabı, akran zorbalığı, siber-zorbalık konularında eğitimlere katılmalı
  4. Yeni araçlar geliştikçe ve çocuk büyüdükçe, bilgiler güncellenmeli

EKRAN KARŞISINDA GEÇİRİLEN ZAMAN HANGİ YAŞTA NE KADAR OLMALI? KESİN SÜRELER VAR MI?

Sadece yaşlara bakarak ekran karşısında geçirilecek kesin süreler belirtmek gerçekçi değil. Burada her bireyin ve durumun biricik olduğu gerçeği akılda tutularak, ilk 2 yaş ekranla hiç karşılaşılmaması, 2-5 yaş arası günde 1 saat, 5-12 yaş arası 1-2 saat geçirebileceği söylenebilir. Bu sürenin tamamı mutlaka ebeveyn ya da bir büyüğün eşliğinde olmalı ve izlenilen görüntüler hakkında söyleşerek, çocukla etkileşerek zaman geçirilmeli. 7 yaştan itibaren, TV de dahil edilecekse günde 1-2 saat gibi rakamların gerçekçi olmadığını hepimiz biliyoruz. O nedenle günlük saatlerden bahsetmekten çok; günü planlamaları, bilgisayar ya da telefon ile uzun zamanlar harcayacaklarsa bu süreyi haftasonu ya da haftanın belli günlerinde blok olarak kullanmaları seçeneği değerlendirilebilir.

TEKNO-İHMAL NEDİR? NASIL ÖNLERİZ?

2013’teki bir araştırmaya göre telefonlarımızı günde yaklaşık 150 kere kontrol ediyoruz. Bu toplam 3 saat ediyor ve bunun 2 saati sosyal medyada geçiyor. Avusturalya’da 6000 çocuk üzerindeki bir araştırmada çocukların %32’sinin ebeveyninin onlarla teknolojik aletlerden daha az zaman geçirdiği bulunmuş. Çoğumuz bir dikkat dağınıklığı halindeyiz. Dijital çağın çocuklarımızı etkilemesinden endişe ederken, kendimiz üzerindeki etkilerini görmezden geliyoruz. Çocuklarımızı, yediğimizi içtiğimizi, yaptıklarımızı sosyal medyada sürekli paylaşıyor, anıları kaydetme ve paylaşma zorlantısı, gelişmeleri kaçırmama korkusu (FOMO) yaşıyor; kendimizi, çevremizi ve çocuklarımızı ihmal ediyor, anda kalma becerilerimizi yitiriyoruz.
Çocuklar kesintisiz dikkate ihtiyaç duyar. Gününü çeşitli zamanlarında teknoloji ile ilişkimizi kesmeli, çocuklarımızla anlamlı ilişkiler kurmalıyız. Ekranlar bizi gerçek ebeveynlik görevlerimizden koparmamalı! Nasıl örnek olduğumuz, sınır ve denge önemlidir. Farkındalık ve an’da kalma becerileri konusunda kendimizi geliştirmeli, çocuklarımıza da rol model olmalıyız. Yemek, oyun, yatak odasında teknoloji kullanımını sınırlamalı; telefona eve girmeden, çocuk yattığında, uyanmadan bakma alışkınları geliştirmeli; teknolojiyle geçireceğimiz zamanı belirlemeli, gerekirse alarmlar kurmalıyız.

KENDİNİ YÖNETME BECERİSİ KONUSUNDA KOLAYA MI KAÇIYORUZ?

Amerikan Konuşma-Dil-İşitme Derneği’nin 2015’teki araştırmasında 8 yaş çocuğu olan ebeveynlerin yarısının çocuklarının öfke kontrol ve özdenetim ve davranış sorunlarını geçiştirmek için teknolojiye başvurduğu gösterilmiş. Teknolojiyi “dijital emzik” olarak kullanmaktan vazgeçmeli, çocuklarımıza kendi kendini yatıştırma ve duygularını düzenleme becerisi kazandırmalıyız. Aksi halde kaçıngan, bağımlı bireyler yetiştiririz.

SOSYAL MEDYA VE TEKNOLOJİ SOSYAL BECERİLERE ZARAR VEREBİLİR Mİ?

Sosyal medya ve oyunlar çocukların sosyalleşmesine kısmen olanak sağlasa da, çocuklar kişilerarası becerileri geliştirmek; duygu ve niyetleri okumayı öğrenebilmek için yüz yüze iletişim ve temas gereksinirler. Yüz yüze iletişimden uzaklaştıkça sosyal beceriler geriler, iletişim ve ilişki sorunları oluşur. Ekran karşısında geçirdikleri zaman denetlendiğinde çocukların daha fazla sosyal ipucu yakalayabildikleri gösterilmiş.

SİBER-ZORBALIK NEDİR? NASIL MÜCADELE EDİLİR?

Siber-zorbalık internet üzerinden; görsel, sözlü şiddet içeriğine, rahatsız edici, tacizkâr ya da pornografik içeriklere maruz kalma; rahatsız edici mesajlar alma, alay konusu olma, gruplardan atılma,… şeklinde olabilir. 8-17 yaş arası çocukların %20’si siber-zorbalığa maruz kalıyor. Çocuklar genelde bu tür durumlarla nasıl baş edileceğini bilmez. Tıpkı cinsel taciz ve istismarda olduğu gibi siber-zorbalık konusunda çocukların eğitilmesi gerekir. Neyin siber-zorbalık olduğu; nasıl baş edecekleri, büyüklerinden yardım almaları gerektiği öğretilmeli. Çocuklar empati ve davranışlarının sonuçlarını öngörme konusunda daha yetersizdir, bir zorbaya dönüşmemeleri için paylaşacakları içerik ve yorumlar konusunda bilinç kazandırılmalıdır.

ZORBALIĞA DUR DE!

  1. Dur! Zorbalık eden kişiye yanıt yazma
  2. Engelle: Engelle ama kanıtları kaydet
  3. Bildir: İnternet sitesi yöneticisine ya da bir büyüğüne bildir
  4. Maruz kalanı destekle, aşırı tepki verme, suçlama
  5. Yardım istediği için takdir et
  6. Birlikte çözüm ara
  7. Sağlıklı teknoloji kullanımı konusunda teşvik et yasaklama

ŞİDDET İÇERİĞİNE MARUZ KALMANIN NE GİBİ SONUÇLARI OLUR? NASIL KORUNABİLİRİZ?

Çocuklar Youtube’da bir çizgifilm izlerken şiddet içeren bir görüntüye 3 tık uzaktalar. Birlikte izleme ve model olma o açıdan gerekli. Şiddet içeren içeriğe maruz kalma, özellikle bilgisayar oyunları; çocukların şiddet gösteren davranışlar sergilemesine zemin hazırlar. Küçük çocukların haberleri izlememesi; büyük çocuklarla ise bazı haberlerin birlikte izlenerek, üzerinde konuşularak rehberlik edilmesi yararlıdır.

PORNOGRAFİK İÇERİKTEN NASIL KORUNURUZ?

Çocuklar pornografi ile 11’li yaşlarda tanışıyor. Bazı çocuk ürünleri çocuk karakterlerin cinselleştirildiği örüntüler içeriyor. Çocuklarda hızlı cinselleşme söz konusu. Sadece içeriğe maruz kalmıyor, kendilerinin videolarını çekip paylaşarak pornografi üretiyorlar. Bu konuda son derece uyanık olmalı, önlemler almalıyız.

UYGUNSUZ İÇERİĞE ERİŞİMİ ENGELLEMEK İÇİN

  1. İnternete Family Zone gibi filtreler kullanın
  2. Telefon, tablet ve bilgisayara ebeveyn denetimi ve filtreler kurun (Her bir kullanıcı için ayrı oturum açılabilir.)
  3. Google’da güvenli arama seçeneğini açın (Otomatik olarak cinsel içerikleri engeller.)
  4. Youtube kullanırken güvenlik modunu açın (tam filtre sağlamasa da etkin!)
  5. Çocuklar için olan internet tarayıcılarını kullanın (Zoodler, Kidoz,…)
  6. Youtube’da listeler oluşturun ( Kids video, Kids Youtube play list,… )
  7. İzledikleri gördükleri materyalle cinsellik hakkında açık net kapsayıcı ve destekleyici sohbetler edin
  8. Salon, mutfak gibi kullanım alanları belirleyin bunun dışındaki alanlarda kullanım olmasın
  9. Bu yöntemlerin hiç biri %100 koruyucu değil ve ebeveyn gözetimi şart!

SOSYAL AĞ KULLANIMI KAÇ YAŞINDA BAŞLAMALI? NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

On yaşındaki çocukların yarısı bir sosyal ağ kullanıyor. Sosyal onay ve akranlarla bağ kurma ihtiyacı bu yaşlarda öne çıkıyor. Pek çok oyunun çevrim içi sohbet özelliği var. Çocuklar teknolojiyi kullanmakta oldukça becerikli olsa da; siber görgü kuralları, etkileşim ve güvenlik becerileri konularında tedbirsizler. 8-12 yaş çocuklar bizim rehberliğimizde internet deneyimleri kazanabilirler. Çocuklarımızın hangi bilgi ve içerikleri paylaşabileceği hakkında onları eğitmeliyiz. Paylaştıklarımızın dijital ayak izlerimiz olduğu bilincini kazandırabilir, beraber paylaşımlar yaparak örnek olabiliriz.
  1. Teknolojiyi çocuklarla birlikte kullanın
  2. Skype ya da interaktif kitap uygulamaları gibi uygulamalarla sizin de onayladığınız dost ya da akrabalarla bağlar kurmasını sağlayın
  3. Kendi teknoloji alışkanlıklarınız konusunda dikkatli olun
  4. Ebeveyn filtreleri kurun

UYKU AÇISINDAN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

Erişkinler gibi çocuklar da teknoloji aşırı kullanımı nedeniyle kronik yorgunluk sendromu ve uykusuzluk yaşıyor. Gecede 1 saat az uyuyan bir ilkokul öğrencisinin bilişsel becerisi ve öğrenme kapasitesi 2 yaş geriye kayabiliyor. Sağlıklı ve sürdürülebilir uyku alışkanlık ve becerileri için: � Uykudan öce gevşemeye ve sakinleşmeye geçilmelidir. Yatak odalarımızda teknolojik cihazlar bulunmamalı, TV ya da telefonla uyumamalı, ekran parlaklığını düşüren mavi ışık filtreleri kullanılmalı; uyku saatinden 90 dakika önce ekranlardan uzaklaşmış olmalıyız.

UYKU İÇİN ÖNERİLER

  1. Yatmadan önce ekran karşısında geçirilen süreyi yavaş yavaş azaltın
  2. Uykudan önce tempolu etkinliklerden uzak durun
  3. Ekrana alternatif; yavaşlatıcı uyku rutinleri bulun (kitap okuma, yoga, meditasyon, masaj)
  4. “Teknolojiye paydos” saatleri belirleyin
  5. Dijital cihazlar için yatak odası dışında şarj istasyonları belirleyin ve sabaha kadar orada bırakın
  6. Sağlıklı uyku alışkanlıkları konusunda örnek olun!

OYUN VE AKTİVİTE ZAMANI KONULARINDA NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

Her yaştaki çocuğun oyun hakkı vardır. Planlı oyunlar dışında plansız oyun saatleri, boş vakitler, yaratıcı sıkılmalar da gereklidir. Doğa ile iç içe olma en önemli ihtiyaçlardan biridir. Çocuklar bir saat fiziksel olarak aktif oyunlar oynamalılar. Ekran karşısında yeme alışkanlıklarına dikkat etmeliler. Dijital oyunları tamamen zararlı değildir; yararlı ve geliştirici olabilirler. Çeşitli uygulamaları araştırarak çocukların kullanımlarına sunabiliriz. Common Sense Media, Children’s Technology Review, Kapi Awards gibi sitelerden bu konuda bilgiler alabiliriz. Yine teknolojiyi kullanarak dijital olmayan oyunu Skype ya da Whatsapp görüntülü arama üzerinden arkadaşlarıyla oynayabilmeleri, birebir sosyal etkileşim sağlayacaktır.

BİLGİ OBURLUĞU, BİLİŞSEL TEMBELLİĞE Mİ YOL AÇIYOR? BİLİŞSEL KAPASİTEMİZİ NASIL GÜÇLENDİRİRİZ?

30 yıl öncesine göre en az 5 kat fazla bilgi tüketiyoruz. Erişim kolaylaştıkça değeri azalıyor. Belleği kullanmak, notlar almak yerine Google’a navigasyon uygulamalarına ve ekran görüntülerine başvuruyoruz. Beynimizin yapması gereken görevleri cihazlara devrediyoruz.

ÖNERİLER

  1. Çocukların izledikleri/oyunları hakkında konuşmak (Ne anladılar, akıllarında ne kaldı?)
  2. Basılı kitaplar da okumak
  3. Filmleri cep telefonundan değil ailece izlemek
  4. Hafıza oyunları, sanal olmayan hikâye anlatımlı, soru cevaplı oyunlar oynamak
  5. Google’dan aramak yerine sözlük ya da ansiklopedilerden araştırma yapmak

DİJİTAL BAĞIMLILIK

Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı-5 (DSM-5) kitabının ekinde bulunan İnternette Oyun Oynama Bozukluğu (İOOB) önerilen tanı kriterleri:
  1. İnternet oyunları üzerine aşırı kafa yorma,
  2. Oyun oynamadığında yoksunluk belirtilerinin görülmesi,
  3. İstediği heyecanı duymak için giderek artan süreyle oyun oynama gereksinimi,
  4. Birçok kez başarısızlıkla sonuçlanan oyun oynamayı denetim altına alma, azaltma ya da bırakma çabası,
  5. İnternet oyunları dışında hobi ve eğlenceye ilginin azalması,
  6. Psikososyal problemleri olduğunu bilmesine rağmen, aşırı miktarda devam eden oyun oynama davranışı,
  7. Ne kadar oyun oynadığını gizlemek için aile üyelerine, terapistine ya da başkalarına yalan söyleme,
  8. Sorunlarından kaçmak ya da olumsuz duygu durumdan kurtulmak için oyun oynama,
  9. İnternet oyunlarına katılımdan dolayı önemli ilişki, okul, iş, eğitim ya da kariyer fırsatlarının kaybı
Son bir yıl içerisinde beş ve daha fazla kriterin gözlenmesi, internette oyun oynama bozukluğuna işaret etmektedir. Endişeleniyorsanız bir haftalık teknoloji kullanım günlüğü ve saati tutabilir, bu konuda çalışan bir ruh sağlığı uzmanına danışabilirsiniz.

SAĞLIKLI DİJİTAL ALIŞKANLIKLAR KAZANIN

  1. Doğa zamanları (park, piknik, gezi) planlayın
  2. Etkinlikler arasında dinleme molaları verin
  3. Film izlerken telefona bakmayın, mesajlara bakarken sosyal medyaya girmeyin. Her seferinde tek bir iş için süre belirleyin onu yapın çıkın
  4. Bildirim uyarılarını kapayın
  5. Belli internet sitelerine belli zamanlarda girilmemesini sağlayan kısıtlayıcı uygulamalar kullanın
  6. Cihazlar uçuş modunda kalsın, modemler kullanılmadıkça kapalı olsun.
  7. Evinizde teknolojisiz alanlar belirleyin
  8. Stresi azaltın, meditasyon ve farkındalık becerilerini öğrenin, öğretin

ÇOCUĞUNUZLA KRİZ YÖNETİMİ İÇİN İPUÇLARI

  1. Kurallarınız net olsun, tutarlı davranın, kendinizle çelişmeyin, taviz vermeyin
  2. Teknoloji ve sosyal medya görgüsü kazandırın (Uçuş moduna nasıl alınır, neler paylaşılır, neler kabaca ve zorbalıktır?…)
  3. Medya planı yapın: Ne kadar?, Nerede?, Ne zaman?, Hangi teknoloji? Hangi içerik? Kiminle? ölçütlerini belirleyin
  4. Değişimi aşama aşama uygulayın, radikal hamleler işleri zorlaştırabilir
  5. Dakika sınırlaması değil bölüm ya da oyun “level”ına göre belirleyin
  6. Zamanlayıcı kullanın, cihazları ellerinden almayın siz kapatmayın kendileri kapatsınlar
  7. B planınız olsun, cihazı kapatınca yapılabilecek etkinlikleri önceden bir listeye yazmak yararlı olabilir (Bir miktar sıkıntı gösterse de sakinleşecektir.)
  8. Sağlıklı dinlenme göz ve duruş alışkanlıkları kazandırın. Gözlerini sık kırpıştırıp molalar vermesini, ekran parlaklığı ve ışık yansımalarını ayarlamasını, işitme yüksekliğini ayarlamasını, sokakta yürürken kulaklık takmamasını, 20 dakika çalışıp 20 saniye mola vermesini, uzaklara bakarak hareket etmesini; ergonomik duruş, göz hizası beden duruşunu ayarlamasını, uygun mouse, “ergobreaks” hatırlatıcılar kullanmasını öğretin, örnek olun, hatırlatın
  9. Öfke nöbeti olursa bir sonraki gün de aynı şeyin yaşanabileceğini ve yeniden izin vermek konusunda çekincenizi belirtin. Davranışlarının sonucu olacağını hissetmesini sağlayın. Bunu tehdit ya da şantaj gibi yapmayın.
  10. Yargılamadan ve suçlamadan dinleyin, seçenekler sunun
  11. Duygularınızı ve endişelerinizi makul bir şekilde paylaşın
  12. Sakin zamanlarda böyle durumlar için neyin yararı olacağını birlikte konuşun ve plan yapın
  13. Paylaştıklarınızın çocukların karşısına çıkabileceğini, arkadaşları ya da kötü niyetli kimseler tarafından kullanılabileceğini anımsayın
  14. Paylaşımlar yaparken iznini/fikrini alın, fikir verin.
  15. Ekranları bir ödül ceza yöntemi olarak kullanmaktan vazgeçin
submitted by psikiyatrist to u/psikiyatrist [link] [comments]


2019.11.03 22:03 MertHr Tuna nehri akmam diyor

Ruslar 24 Nisan 1877’de Osmanlı devletine harp ilan etmişlerdi. Romanya, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ da Rusların yanında yer almışlardı. Osman Paşa o zaman Vidin müstahkem mevki kumandanı idi. 7 Temmuz’da Sırp kuvvetlerini bozgu na uğratarak büyük bir ün yapmıştı. Rusların büyük bir ordu ile Tuna istikametine gelmekte olduğu haberi alınınca, Plevne’ye gönderildi. 20 Temmuz günü, burasını kuşatan Rus öncü kuvvetlerini dağıttı. Fakat 10 gün sonra asıl Rus birlikleri kalabalık bir şekilde gelerek Plevne yakınlarında karargah kurdular. 40.000 asker ve 172 ağır topu bulunan bu düşman ordusuna, gece yarısı ani bir baskın yapan Osman Paşa, birkaç saat içinde bu kalabalık Rus ordusunu perişan ederek geri çekilmeye mecbur etti. Ertesi gün kaleden çıkan Osman Paşa Lofça önlerinde kalabalık bir Rus birliğini daha mağlup etti. 7 Eylül günü Ruslar, tekrar Plevne önlerine geldiler. 10 gün süren bu kuşatma, daha şiddetli muharebelere sahne oldu. Osman Paşa sık sık kaleden çıkış hareketleri yaparak Rus birliklerine ani baskınlar yapıyor ve ağır kayıplar verdiriyor du. Nihayet 17 Eylül günü Ruslar yine geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu tarihlerde Osmanlı tahtına, Sultan II. Abdülhamid henüz yeni çıkmıştı. Bir ferman göndererek Osman Paşa’ya Gazi ünvanı verdi ve rütbesini Mareşalliğe yükseltti. Tarihe geçen Plevne müdafaası bundan sonra başlıyor. 25 Ekim 1877’de Ruslar, Grandük Nikola kumandasında gayet kalabalık bir orduyla tekrar Plevne’yi kuşattılar. Öyle ki, 170 tabur, 152 süvari bölüğü, 571 ağır topları bulunuyordu. Şehri savunacak kuvvetler o kadar az di ki, mukayese bile edilemezdi. 3 aydan fazla süren muhasaralar ve aralıksız devam eden muharebeler yüzünden şehirde yiyecek kalma mış, cephane tükenmişti. Yardım gelebilecek yollar, aylardır Rus kontrolü altındaydı. Grandük Nikola Gazi Osman Paşa’ya bir ültimatom gönderdi:ne mani olmak üzere:“Mareşal hazretleri, zât-ı devletinize aşağıdaki hususları bildirmekle şeref kazanırım:Gorna Dubnik ve Teliş’teki Türk kıt’aları esir edilmişlerdir. Rus orduları da Osikovo ve Vratça mevzilerini ele geçirmişlerdir. Plevne, Çarlık muhafızları ve topçulardan mürekkep bir kolordu ile takviye edilmiş olan Batı Kolordusu tarafından kuşatılmıştır. Bundan böyle hiçbir iaşe kolunun gelmesi beklenemez.İnsaniyet namına ve mes’ûliyeti zât-ı âlînize râci olacak fazla kan dökülmesine mani olmak üzere sizi, bütün mukavemetleri kesmeye ve tayin edeceğimiz bir yerde teslim şartlarını görüşmeye davet ederim.Mareşal hazretleri, yüksek saygılarımı kabul buyurunuz.”Grandük Nikola’nın yazdıkları gerçeğe uygundu. Fakat Osman Paşa, arkadaş larının fedakarlığına müracaat etti. Teslim olmayacaklardı. Hemen cevap gönderildi:“Kumandam altında bulunan Türk ordusu, cesaret, şecaat ve enerjilerini isbat etmekten iç bir zaman geri kalmamışlardır. Bugüne kadar yapılan bütün savaşlarda muzaffer olmuşlardır. Bu sebeple majeste Çar, kendi muhafız kuvvetleri ile topçuları nı, imdat kuvveti olarak buraya getirmek lüzumunu duymuşlardır. Gorna Dubnik ve Teliş mağlubiyetleri, buralarda bulunan kıt’aların teslim olmaları, muhabere ve muva sala yollarının kesilmesi, büyük yolların işgal olunması, ordumu teslim etmem için kafi sebep değildir. Bu suretle, askerimin şevkinden iç bir şey eksilmemiştir. Ve bunlar. Türk askeri şerefini muhafaza etmek için yapmaları lazım gelen her şeyi henüz yapmış değildirler. Bu güne kadar vatanımız uğrunda seve seve kan döktük. Teslim olmaktansa, buna devam edeceğiz. Dökülen kanların mes’uliyetine gelince, bu dünyada da, öteki dünyada da bu harbe sebep olanların üzerinedir.”Gazi Osman Paşa, bütün mahrumiyetler içinde iki ay daha savaştı. 8 Aralık’ta bütün hakikatler, artık teslim olmaktan başka çare kalmadığını açıkça ihtar ediyordu. Fakat Osman Paşa, talihini bir defa daha deneyecek, muhasarayı yarıp çıkacaktı. -Böyle bir teşebbüsün muvaffak olacağı hakkında kimse kendisini aldatamaz. Fakat bana öyle geliyor ki, vatanımızın şerefi ve ordumuzun şöhreti, bizim böyle son ve yüksek bir teşebbüse girişmemizi vacib kılar” Diyordu. Talihi yaver olmadı. 16 Aralık 1877 günü, elinde kalan son kuvvetlerle kaleden dışarı çıktı ve düşman kuşat ma hatlarına saldırdı. Bunlardan bir kısmını parçalayıp geçebildi ise de, kesin bir netice alamadı. Birinci Tümenin başında döğüşürken ağır bir şekilde yaralandı. Bu durum bütün birliklerde hemen paniğe yol açtı. Osman Paşa Plevne ordusunun her şeyi idi. Tümen ve Tugay kumandanlarının ricası ile, düşmandan teslim şartlarını sormak zorunda kaldı. Savaşa son verilmesi emrini, ağlaya ağlaya verdi. Plevne dolaylarında ufak bir kulübede, daima şan ve şeref içinde taşıdığı kılıcını, vazifesini hakkıyla yapmış insanların duyduğu huzur içinde, general Ganeçki’ye teslim edecekti. -Ne yapalım, kaderde bu da yazılıymış. Kimse bizim namus askerimizi yerine getirmediğimizi iddia edemez. Allah şahittir ki, biz vazifemizi yaptık.Dedi. Kulübede diğer paşalarla, paşanın doktoru, Albay Hasip Bey de vardı. Kurmay başkanı Tahir Paşa bu manzara karşısında gözyaşlarının tutamadı. Osman Paşa, arkadaşının yüzüne sevgi ve minnetle baktı ve-Alın yazısını kimse değiştiremez, dediSonra aralı bir aslan gibi, gözlerini düşman generaline çevirdi. Doktor Hasip Bey’in kolunu tutarak hafifçe doğruldu.-Buyur generalim, diyerek kılıcını uzattı.Hayret! Rus generali Ganeçki, ellerini yüzüne kapamıştı-Ben, bu kılıcı alamam!Diye geri geri çekiliyordu. Onun da gözleri yaşlıydı. Hayatında ilk defa böyle büyük bir kahramanla karşılaşıyordu. Mücadele müsavi şartlar altında geçmemişti. Bire karşı ona hücum etmişler, her defasında yenilmişlerdi. Gazi Osman Paşa vazifesini yapmış, dünya askerlik tarihine şan ve şerefle dolu bir destan hediye etmişti. Böyle bir kumandanın kılıcı nasıl alınırdı? Osman Paşa, bir araba ile Plevne’ye götürüldü. Yolda, başkumandan Grandük Nikola ile Romanya prensi Karol tarafından karşılandı. Grandük elini Osman Paşa’ya uzattı:-Siz ne büyük askersiniz Mareşalim, dedi.Prens Karol de büyük bir saygı ile eğildi. Paşa’nın elini sıkmak istedi, fakat Osman Paşa vermedi.-Ben, koskoca bir imparatorluğun müşiriyim, bir âsiye elimi sıktırmam, dedi.O tarihe Romanya Osmanlı devletine bağlı bir eyaletti. Bu savaşta da Romanya halkı Rusların yanında yer almışlardı. Plevne’ye gelirken düşman askerleri yollarda sıralanmışlar, bu yaralı aslanı alkışlıyorlardı. Gazi Osman Paşa, ertesi gün Plevne’ye gelen Rus Çarı I. Alexandr’ın huzuruna çıkarıldı. O da bu kahramanın kılıcını almak cesaretinde bulunamadı. -Mareşalim, dedi, sizi candan tebrik ederim. Müdafaanız, askerlik tarihinin en güzel hadiselerinden biri olmuştur. Sizin gibi bir kumandanın kılıcı alınmaz. Onu kendi memleketinizdeymiş gibi şerefle taşıyabilirsiniz.Bir müddet sonra Gazi Osman Paşa, Harkov’a götürüldü. Orada 34 ay kadar esir kaldıktan sonra İstanbul’a gönderildi ve büyük bir merasimle karşılandı. Sultan II. Abdülhamid Han, onu alnından öperek taltif etti.
submitted by MertHr to kopyamakarna [link] [comments]


2019.08.28 11:33 Haberfutbol24 28 Ağustos 2019 Çarşamba Trabzonspor Haberleri

Trabzonspor - AEK maçı kapalı gişe

Trabzonspor, UEFA Avrupa Ligi play-off turu rövanşında Yunanistan temsilcisi AEK'yi konuk edecek.
Trabzonspor, UEFA Avrupa Ligi play-off turu rövanşında 29 Ağustos Perşembe günü Yunanistan temsilcisi AEK'yi konuk edecek.
Medical Park Stadı'nda 20.30'da başlayacak karşılaşmayı İngiltere Futbol Federasyonundan Michael Oliver yönetecek. Müsabaka taraftarium24hd.macizle25.site'den naklen yayınlanacak
Atina'da oynanan ilk karşılaşmadan 3-1 galibiyetle ayrılan bordo-mavililer, yakaladığı avantajı değerlendirerek rakibi karşısında turu geçmeyi hedefliyor.
Tarihinde üçüncü kez gruplara kalmak istiyor
Trabzonspor, Yunanistan temsilcisini elemesi halinde tarihinde üçüncü kez gruplara kalma başarısı gösterecek.
Üç sezon aradan sonra tekrar Avrupa kupalarında mücadele eden bordo-mavililer, 2013-2014 ve 2014-2015 sezonlarında art arda gruplara kalmıştı.

Bu sezon Avrupa'da 4. maç

Trabzonspor, bu sezon UEFA Avrupa Ligi'nde 4. maçına çıkacak.
Bordo-mavililer, 3. eleme turunda Çekya'nın Sparta Prag takımını deplasmanda 2-2, sahasında da 2-1'lik sonuçlarla elerken, AEK karşısında da Yunanistan'dan 3-1'lik galibiyetle döndü.
Karadeniz ekibi, bu sezon Avrupa yolculuğunda 2 galibiyet, 1 beraberlik alarak yenilgi yüzü görmedi.
Bordo-mavili takımın attığı 7 golün 4'ünü Caleb Ekuban, 2'sini Alexander Sörloth, 1'ini ise Filip Novak kaydetti.

Kapalı gişe oynanacak

Bu sezon Avrupa'da Sparta Prag, Süper Lig'de de Yeni Malatyaspor'u konuk eden Trabzonspor, sahasındaki 3. maçını da kapalı gişe oynayacak.
İlk 2 karşılaşmada olduğu gibi biletleri tüketen bordo-mavili taraftarlar, Medical Park Stadı'nı yine dolduracak.

Muhtemel 11

Trabzonspor'da Ogenyi Onazi ve Kamil Ahmet Çörekçi'nin sakatlıkları devam ediyor. Arjantinli oyuncu Jose Sosa'nın sakatlığının bulunmadığı ve akşamki çalışmada yer alacağı belirtildi.
Kadroya yeni katılan İngiliz oyuncu Daniel Sturridge'in antrenman eksiği olduğu, teknik heyetin hazırladığı özel program doğrultusunda hazır hale getirilmeye çalışılacağı öğrenildi.
Trabzonspor'un AEK karşısına Uğurcan Çakır, Pereira, Ivanildo, Campi, Novak, Obi Mikel, Abdulkadir Parmak, Abdülkadir Ömür, Nwakaeme, Sörloth ve Ekuban 11'i ile çıkması bekleniyor.

Abdulkadir Parmak kariyer zirvesinde

Trabzonspor'un yıldız futbolcusu Abdulkadir Parmak, Ünal Karaman önderliğinde kariyerinin en iyi dönemlerinden birini yaşıyor.
Bugüne kadar profesyonel olarak 10’un üzerinde teknik adamla çalışan Abdulkadir Parmak, Ünal Karaman önderliğinde kariyerinin en iyi dönemlerinden birini yaşıyor... 26 yaşındaki futbolcu, son olarak Yeni Malatyaspor karşısında alınan 2-1 galibiyette sahada basmadık yer bırakmadı.
Parmak’ın başarısı da karşılıksız kalmadı. Tecrübeli futbolcunun, karşılaşmanın ardından teknik heyet tarafından özel olarak tebrik edildiği öğrenildi.

Trabzonspor taraftarından Akyazı'ya hücum!

AEK maçının biletleri dün satışa çıkarıldı, taraftarlar adeta hücum etti. Bordo-Mavili futbolseverler, 75 TL ile 850 TL arasında değişen biletlerin büyük bir bölümünü satın aldı, geriye ise sadece VİP tribünler kaldı.
Trabzonspor’un UEFA Avrupa Ligi Play-Off turu rövanşında yarın sahasında Yunanistan temsilcisi AEK ile yapacağı karşılaşmanın biletleri dün satışa sunuldu. Taraftarlar ise biletlere adeta hücum etti. Bordo-Mavili futbolseverler, 75 TL ile 850 TL arasında değişenlik gösteren biletlerin büyük bir bölümünü yaklaşık olarak 10 dakika içerisinde tüketti. Şu ana kadar satılan biletler baz alındığında maç günü Akyazı Arena’da en az 32 bin seyircinin olacağı öğrenildi.

Maç saatinde bitecek

Bordo-Mavililer’de satışa çıkarılan biletler 9 ana kategoriden oluşuyor. Bu doğrultuda 75 ile 200 TL arasındaki tüm biletlerin tükendiği edinilen bilgiler içerisinde yer alıyor. Geriye ise sadece VİP biletler kaldı. 400 ile 850 TL arasındaki bu kategorinin büyük bir kısmı ise bitmek üzere. Bu biletlerin tamamının da maç saatine kadar satılmış olması bekleniyor.

AEK maçına özel önlem

Trabzonspor ile AEK arasında yarın oynanacak karşılaşma öncesinde Trabzon İl Spor Güvenlik Kurulu toplantısı gerçekleştirdi. Bu doğrultuda maç öncesinde ve sonrasında istenmeyen olayların yaşanmaması için özel önlemlerin alındığı öğrenildi. Yunan ekibi ile oynanacak kritik karşılaşmada 300’e yakın konuk ekip taraftarının mücadeleyi izlemesi beklenirken, 2 bin 100 güvenlik personeli de görev yapacak.

Ünal Karaman'dan uyarı: Avrupa Ligi şakaya gelmez

Ünal Karaman, AEK maçı öncesinde öğrencilerine bir takım uyarılarda bulundu... “Bu maçta avantaj bizde olabilir. Ancak bu durum asla rehavet yaratmasın, Avrupa Ligi şakaya gelmez. Bir kaza yaşanmasını asla istemeyiz. Bu yüzden sahaya çıkıp tüm enerjimizle mücadele etmeli ve erken bir gol bularak rakibimizin umudunu kırmalıyız”
Trabzonspor Teknik Direktörü Ünal Karaman, UEFA Avrupa Ligi’nde AEK ile oynanacak rövanş karşılaşması öncesinde öğrencileriyle bir toplantı gerçekleştirdi. Deplasmanda alınan 3-1’lik galibiyetin bir avantaj olduğunu ancak bir o kadar da tedbirli olmaları gerektiğini söyleyen tecrübeli çalıştırıcı, “Bu maçta avantaj bizim elimizde olabilir. Ancak bu durum asla üzerinizde rehavet yaratmasın” dedi ve ekledi: “3-1’lik galibiyet sizi yanıltmasın. Alınan bu tür sonuçlar aldatıcı olabilir. Rakibinizi hafife almayın.”

‘Tek yapmamız gereken...’

“Avrupa Ligi şakaya gelmez. Biz de bir kaza yaşanmasını asla istemeyiz. Bu yüzden sahaya çıkıp tüm enerjimizle ve ruhumuzla mücadele etmeliyiz. Erken bir gol bulmalıyız. Maçın başlarında atacağımız bir gol bizi çok rahatlatacak ve aynı zamanda rakibi panikletecektir. Bu yüzden en kısa sürede rakibimizin fişini çekmeliyiz. Tek yapmamız gereken 90 dakika boyunca konsantrasyonumuzu kaybetmemek. Bu istek ve arzuyu tüm maçlarda yayarsak bizi kimse tutamaz.”
Canlı Maç İzle, Şifresiz Maç İzle, Taraftarium 24, Futbol Cafe, Net Spor
submitted by Haberfutbol24 to u/Haberfutbol24 [link] [comments]


2019.08.22 12:10 Haberfutbol24 AEK - Trabzonspor maçı nerede, saat kaçta?

AEK - Trabzonspor maçı nerede, saat kaçta?

UEFA Avrupa Ligi 3. eleme turunda Çekya ekibi Sparta Prag’ı eleyerek adını play-off turuna yazdıran Trabzonspor, gruplara kalma yolunda ilk maçında AEK'e konuk olacak. Fırtına, Yunanistan'dan avantajlı skor ile ayrılmayı hedefliyor. Karşılaşmanın rövanşı 29 Ağustos Perşembe günü Trabzon’da oynanacak ve gruplara kalan takım belli olacak. Peki, AEK - Trabzonspor maçı nerede, saat kaçta?
UEFA Avrupa Ligi 3'üncü eleme turunda Sparta Prag'ı eleyerek adını play-off turuna yazdıran bordo-mavililer, turun ilk maçında deplasmanda Yunanistan ekibi AEK ile karşı karşıya gelecek. Trabzonspor, gruplara kalma noktasında son viraj olan play-off turunda 29 Ağustos'ta oynanacak rövanş karşılaşması öncesi bu maçtan avantajlı skor ile ayrılmayı hedefliyor. AEK, 3. eleme turunda Romanya temsilcisi Universitatea Craiova’yı elemişti.

AEK - Trabzonspor maçı nerede, saat kaçta?

Spyros Louis Stadı'nda 21.00'de başlayacak karşılaşmayı Almanya Futbol Federasyonu’ndan Daniel Siebert yönetecek. Mücadele taraftarium24hd.macizle25.site üzerinden şifresiz olarak yayınlanacak. Maçın canlı izlemek için tıklayınız.

MUHTEMEL 11'LER:

AEK: Barkas, Paulinho, Vranjes, Svarnas, Lopes, Krsticic, Slmoes, Chico, Mantalos, Livaja, Oliveira
Trabzonspor: Uğurcan, Pereira, Hüseyin, Hosseini, Novak, A.Parmak, Sosa, A.Ömür, Ekuban, Anthony, Sörloth

Sahne yine Sörloth’un

Trabzonspor’un en büyük kozu Alexander Sörloth... İngiliz ekibi Crystal Palace’tan 2 yıllığına kiralanan Norveçli golcü, UEFA Avrupa Ligi’nde Sparta Prag ile oynanan maçlarda ve ligin ilk haftasındaki Kasımpaşa karşısında ağları sarsmayı başarmıştı. Bordo-Mavili forma ile 3 maçta 3 kez fileleri havalandıran 23 yaşındaki golcü, AEK karşısında da teknik direktör Ünal Karaman’ın en önemli hücum silahı olacak.

Karaman ideal kadroya dönüyor

Süper Lig’in ilk haftasında Kasımpaşa ile oynanan maça Avrupa Ligi’ndeki Sparta Prag karşılaşmasının 11’inde değişiklikler yaparak çıkan teknik direktör Ünal Karaman’ın, AEK mücadelesiyle yeniden ideal 11’ine döneceği öğrenildi. Karaman’ın, Kasımpaşa mücadelesine göre Fernandes, Campi, Mikel ve Yusuf Sarı’yı kulübeye çekerek AEK karşısında bu oyuncuların yerine Hüseyin, Hosseini, Abdulkadir Parmak ve Ekuban’a forma vermesi bekleniyor.

Fırtına’da sadece 2 eksik var

Bordo-Mavililer’de geçen sezonun ilk yarısının son maçında Rize karşısında sakatlanan ve aşil tendonu kopan Ogenyi Onazi ile ağrıları bulunan Kamil Ahmet Çörekçi, Yunanistan’a götürülmedi. Fırtına’da iki oyuncu dışında eksik bulunmuyor. AEK’da ise tek eksik Viktor Klonaridis. Yunan oyuncu, sakatlığı nedeniyle kritik karşılaşmada görev yapamayacak.

AEK taraftarı stada alınmayacak

Karadeniz devi, Avrupa Ligi 3. Ön Eleme Turu’nda Prag ile Çekya’da oynanan ilk karşılaşmayı rakibin cezası nedeniyle seyircisiz oynamıştı. Bu akşam AEK ile Yunanistan’da gerçekleşecek karşılaşmada da ev sahibi ekibin taraftarları cezaları nedeniyle stada alınmayacak.

Rakip ilk kez Yunan ekibi

Trabzonspor, ilk olarak 1976-1977 sezonunda başladığı Avrupa serüveninde ilk kez bir Yunan takımı karşısında tur mücadelesi verecek. Bu akşam AEK Atina ile kozlarını paylaşacak olan Bordo-Mavili ekip, rakibini elemesi durumunda ilk kez karşılaştığı bir Yunanistan takımını kupanın dışına itmiş olacak.
submitted by Haberfutbol24 to u/Haberfutbol24 [link] [comments]


2019.08.19 10:58 Haberfutbol24 19 Ağustos 2019 Pazartesi Trabzonspor Haberleri

Ünal Karaman'dan futbolcularına övgü: Son derece memnunum!

Trabzonspor Teknik Direktörü Ünal Karaman, Süper Lig’de Kasımpaşa ile 1-1 berabere kaldıkları maçta oyuncularının sergilediği performanstan memnun olduğunu söyledi.
Süper Lig’in ilk haftasında Kasımpaşa sahasında Trabzonspor’u konuk etti. Konuk ekip karşılaşmanın 34’üncü dakikasında Sörloth’un attığı golle 1-0 öne geçti. Kasımpaşa bu gole 40’ıncı dakikada Aytaç Kara ile karşılık verdi. Karşılaşmanın kalan dakikalarında iki takımın gol girişimleri de sonuç vermedi ve mücadele 1-1’lik skorla sona erdi.
Karşılaşmanın ardından düzenlenen basın toplantısında açıklamada bulunan Trabzonspor Teknik Direktörü Ünal Karaman, maça galibiyet için çıktıklarını dile getirerek, "Avrupa maçı öncesi kazanmak istiyorduk. Artı ve eksilerimiz var ama karşımızdaki takım dirençliydi. Her şeye rağmen kazanabilirdik ama olmadı. Oyuncularımın göstermiş olduğu mücadeleden son derece memnunum. Evet hatalarımız var ki bunlar sezon başında tolere edilebilecek şeyler. Oyuncularımızın niyetleriyle ilgili hiçbir sıkıntımız yok. Umarım perşembe günü oynayacağımız maçta da ülkemizi en iyi şekilde temsil eder, bize yakışır bir skorla döneriz." diye konuştu.
Karaman, yoğun bir maç trafiğine girmeleriyle ilgili bir soru üzerine, "Arkadaşlar bu müsabakalar oynanacak. Bugün 4 oyuncumuzu dinlendirerek maça başladık. Oyuncularımızı dinlendirip, AEK maçına en iyi kadroyla çıkmak ve bize yakışan bir oyunla dönmek istiyoruz. Ne benim ne de oyuncuların şikayet etme imkanı var. Bizler bu maçlar için mücadele ediyoruz. Bu hakkı elde ettikten sonra ’yoruluyoruz’ deme durumumuz yok. Çıkacağız oynayacağız ve inşallah iyi skorla Türkiye’ye döneceğiz." değerlendirmesinde bulundu.

"İhtiyacımıza göre durumu değerlendiririz"

Ünal Karaman, transfer konusunda ilgililerle gerekli görüşmeleri yaptıklarını aktararak, şunları kaydetti:
"Saha içindeki rekabeti artırma adına gerekli bilgileri profesyonellerimizle konuşuyoruz. Biz konuşuruz, ilgililer de gereğini yapar. Elbette bazı şeylerin farkındayız. Bir de bu işin mali disiplini var. Ayrıca aldığımız oyuncu, aile ortamını bozmamalı. Bu konuya çok hassasiyet göstermeniz gerekir. Bu transfer dönemini en az hatayla geçme çabamız var. Mevcut oyuncularımız inanılmaz mücadele veriyor. Bu sene aramıza katılan oyuncular ailemizi biraz daha genişletti. Transfer bitene kadar imkanımız olursa ihtiyacımıza göre durumu değerlendiririz."
Tecrübeli teknik adam, transfer gündemlerinde olan Daniel Sturridge ile ilgili bir soruya, "Şimdi olmayan bir transfer üzerine yorum yapmak abes olur. Her transfer haberi üzerine yorum yaparsak, bu işin üstesinden gelemiyiz. Sonuçta bu işin ilgilileri takım kimyasını dikkate alacak hamleler içerisindedirler. İnşallah bizim kimyamızı hiçbir şey bozamaz, takımımızın harcı sağlam." yanıtını verdi.

Alexander Sörloth: Galibiyetle dönmek isterdik

Kasımpaşa ile deplasmanda 1-1 berabere kalan Trabzonspor’da takımın tek golünü kaydeden golcü futbolcu Alexander Sörloth, karşılaşmanın ardından açıklamalarda bulundu.
Trabzonspor'un Kasımpaşa ile 1-1 berabere kaldığı müsabakanın ardından Trabzonspor'un maçtaki tek golünü kaydeden Alexander Sörloth, basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. 3 resmi maçta 3 gol kaydeden yıldız oyuncu, "Kendi adıma iyi bir maç geçirdiğimi söyleyebilirim. Ancak takımın kazanması önemli, bu maçtan galibiyetle dönmek isterdik" ifadelerini kullandı.
Bordo mavili takımın UEFA Avrupa Ligi'nde oynayacağı AEK maçına ilişkin gelen bir soruya yanıt veren Sörloth, "AEK maçı çok önemli bir maç olacak. Şu ana kadar bizim adımıza yılın en önemli maçı olacak. Deplasmanda iyi bir sonuç alırsak, evde de kazanabilir ve tur atlayabiliriz" diye konuştu.

Ahmet Ağaoğlu'ndan Sörloth ve Fernandes'e övgü

Süper Lig'in ilk haftasında Kasımpaşa ile 1-1 berabere kalan Trabzonspor'da başkan Ahmet Ağaoğlu basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. Yeni transferler Sörloth ve Fernandes'in gösterdiği performansa ilişkin gelen soruya yanıt veren Ağaoğlu, "Sörloth ve Fernandes'in performansından benim şüphem yoktu. Çok ince eleyip sık dokunarak yapılan transferler.'' dedi.
34 haftalık bir maraton geçireceklerini söyleyen Ağaoğlu, "Kazanmamız gereken bir maçtı. Sparta Prag maçında iyi oynamıştık ama o maçta fazla efor sarfeden oyuncularımız bugün formunda olmayınca böyle bir sonuç çıktı ortaya. Yenilmeden devam ettiğimiz 19'uncu maçımız. Fakat bu bir anlam ifade etmiyor 3 puanlı ligde. Kazanmamız lazımdı, önemli başlangıç yapabilirdik. Sağlık olsun. Önümüzde AEK maçı var, tur atlamamız gereken bir maç. AEK maçından sonra Malatya maçı var. Malatya da hazır bir ekip. Tekrar AEK ile ve Fenerbahçe ile oynayacağız. Zorlu 2-3 hafta bizi bekliyor. 34'üncü hafta bittiğinde konuşuruz şampiyonluğu. İşin başındayız. Her takım savaşıyor, mücadele ediyor. Trabzonspor'un hedefi her zaman zirve. Zirve yarışının içinde varız. Kadro yapısı ve oyunumuz itibarıyla bunu ortaya koyuyoruz" dedi.

"SÖRLOTH VE FERNANDES'DEN ŞÜPHEM YOKTU"

Yeni transferler Sörloth ve Fernandes'in gösterdiği performansa ilişkin gelen soruya yanıt veren Ağaoğlu, şöyle konuştu: "Sörloth ve Fernandes'in performansından benim şüphem yoktu. Çok ince eleyip sık dokunarak yapılan transferler. Son dakika transferi değil ikisi de. Fernandes'in transferi biraz gecikti. Menajeri ile alakalı sıkıntılar vardı. Yoksa kamptan önce transferi söz konusuydu. Kulübüyle ileriye dönük transferiyle alakalı görüşmelere başlayacağız. Sörloth geçen sene izleme ekibinin gündemine gelen bir oyuncuydu. Cyrstal Palace başka bir takımla takasını gündemine getirdiği için o da gecikti ve kampa yetiştiremedik. Tam bir atlet. Hazır olarak geldi. Takımla 2-3 antrenman yapıktan sonra Prag maçında oynadı ve golünü attı, Akyazı'da da attı. Döndü burada attı. Bizim oyun sistemimiz göz önüne alındığı zaman bir forvetin yapabileceği her şeyi yapıyor gibi görüyorum. Oyuncunun verimi herkesin malumu, üç maçta üç gol. Bu formunu devam ettirirse takımın değişmez oyuncusu olur. Ona daha iki sene var. Formunu devam ettirirse o rakam 6'nın çok çok üzerine çıkar. Ticari taraftan bakıldığı zaman verimli ve isabetli bir transfer."

"TRANSFER HER ZAMAN TARAFTARIN KANINI KAYNATAN BİR OLAY"

"Transfer gelecek mi" sorusuna Ağaoğlu, "Transfer her zaman taraftarın kanını kaynatan bir olay. Transfer hasretle beklenen ama takıma külfeti veya katkısı analiz edilmeden, performans değil de kariyerli isimler gündeme gelince toplum heyecanlanıyor. Biz takım oyunu oynuyoruz. Gençlere yatırım sözü verdik. Forvet olarak takımda Sörloth, Ekuban, Koray, Muhammet ve Salih var. 5 forveti olan bir kulüpten bahsediyoruz. Oraya dışarıdan büyük bir ismi getirince bu sefer alt taraftaki çocukların şevkini kırarsınız. UEFA, lig, Türkiye Kupası uzun bir maraton, orada da gerçekten bir transfer gerekli mi, bu gündeme geliyor. Transferin ekonomik bir boyutu var. Bankalar Birliği'nin bize sağlamış olduğu limit var. O limitin üzerine çıkınca sıkıntı yaşarım. Çünkü geriye dönük bütün borçlardan ben şahsen sorumlu hale geliyorum. Bunun detayının kamuoyunun bilmesi lazım. Bize, Beşiktaş'a, Galatasaray'a tanınan bir bütçe var. Bu limitlerin içinde kalma zorunluluğu var. Bir yandan da yarışa devam edeceksiniz" yanıtını verdi.

"YUSUF'TAN GELECEK PARANIN TAMAMI BANKALAR BİRLİĞİ'NE BORÇ KAPATMAYA GİDİYOR"

Bankalar Birliği ile yapılan anlaşmaya değinen Ahmet Ağaoğlu, "Yusuf'tan gelecek paranın tamamı Bankalar Birliği'ne borç kapatmaya gidiyor. Bankalar Birliği elde ettiğiniz gelirin yüzde otuzu oranında size harcama hakkı tanıyor. Sponsorluk, tribün, ürün gelirleri de aynı şekilde. Bunların tamamı Trabzonspor'un kasasına girmiyor. Bu iyi analiz edilmeli. Bu gelirler yüzde yetmiş, yetmiş beşi borç kapatmaya gidiyor. Kalanı transfer ve maaş ödemelerine gidiyor. Bu limitler içinde kalma zorunluluğunuz var. Süper Lig özellikle bu üç takım için eski Süper Lig değil. Şirket olarak faaliyetlerini sürdüren kulüplerimiz hariç diğer kulüplerimiz lisans yönetmeliğine tabiler. Lisans yönetmeliğinde de aynı şeyler geçerli. İster Bankalar Birliği ile yeniden yapılandırmış olun ya da olmayın ocak ayında yürürlüğe girecek Lisans Yönetmeliği, UEFA'nın finansal fair play kurallarının bire bir uygulanacağı anlamına geliyor. Bunu yaptığınız taktirde biz üç kulüp başkanı olarak geriye dönük bütün borçlardan sorumlu oluruz, kulübü batağa sürüklemiş oluruz, transfer yasağı, puan silme cezası alırız. Bu işin sonu küme düşmeye kadar gidiyor" ifadelerini kullandı.

"VER COŞKUYU, COME TO TRABZONSPOR..."

Yıldız transferler ile ilgili taraftarları beklentiye sokmanın doğru olmadığını kaydeden Ağaoğlu, "Camiaları, taraftarları yıldız transferi ile alakalı beklenti içine sokmak sağlıklı bir yaklaşım değil. Transfer artık o kadar kolay değil. Ver coşkuyu, come to Trabzonspor... Tamam da kim ödeyecek bunları? Taraftar nasıl ödeneceğini biliyor mu? Burası çok önemli. Buna sadık kalmaya çalışıyoruz. O yüzden kadromuzu 52 kişi tuttuk. 52 kişilik kadromuz var. Rezerve takımımızın maliyeti senelik 2 milyon lira civarında. İleriye dönük Trabzonsporun mali ve sportif yapısını kurtaracak oyuncular bunlar. 'Yıldız futbolcu yetiştiremedin' deseler kalbimden vuracak en güzel eleştiri bu. 'Yıldız transferi niye yapmıyorsun' değil. Önümüzdeki birkaç ay içinde yeni tesislerimizde rezerve takımın yapılanmasını, tesislerimizi kamuoyuna tanıtmış olacağız" dedi.
Ahmet Ağaoğlu son olarak Daniel Sturridge'in transferiyle ilgili gelen bir soruya, "Bir sonraki soruya geçelim" diyerek yanıt vermekten kaçındı.

Trabzonspor'un golcüsü Sörloth bildiğiniz gibi!

Bordo-Mavili forma ile 3. kez sahaya çıkan Sörloth, müthiş performansını sürdürdü. Prag maçlarında 2 gol atan Norveçli, Kasımpaşa karşılaşmasını da boş geçmezken sahada basmadık yer bırakmadı.
Trabzonspor'un golcüsü Sörloth bildiğiniz gibi!Trabzonspor kariyerine fırtına gibi başlayan Alexander Sörloth, her geçen gün performansının üstüne biraz daha koymaya devam ediyor. 23 yaşındaki futbolcu, UEFA Avrupa Ligi’nde oynanan Prag maçlarının ardından Kasımpaşa karşılaşmasını da boş geçmedi. Abdülkadir Ömür’ün pasında topla buluşan Norveçli, şık bir vuruşla takımının ilk golünü kaydetti. Karadeniz ekibi, mücadeleden 1-1’lik beraberlikle ayrılsa da Sörloth maçın yıldızı olmayı başardı. Genç futbolcu, sahada basmadık yer bırakmazken neredeyse her topu indirdi.

‘Galibiyeti kaçıran bizdik’

Maçın ardından konuşan Norveçli, “Tabii ki her zaman gol attığım için mutlu oluyorum. Kendi adıma işlerin iyi gittiğini söyleyebilirim. Ama bugün maçı kazanmaya çok yakındık. Bugün maçı kazanabilirdik. Kötü bir performans sergiledik. Galibiyeti kaçıran tarafın kesinlikle biz olduğumuzu söyleyebilirim. Avrupa’da da yolumuza devam etmek istiyoruz” dedi.
Canlı Maç İzle, Şifresiz Maç İzle, Taraftarium 24 İzle, Futbol Cafe TV
submitted by Haberfutbol24 to u/Haberfutbol24 [link] [comments]


2019.08.06 11:07 Haberfutbol24 6 Ağustos 2019 Salı Spor Haberleri

6 Ağustos 2019 Salı Beşiktaş Haberleri
Beşiktaş'ın yeni transferi Victor Ruiz kimdir?
Beşiktaş, Abdullah Avcı'nın çok istediği sol stoper transferini bitirdi. Siyah-Beyazlılar, Villarreal forması giyen 30 yaşındaki stoper Victor Ruiz'i transfer etti. Peki Victor Ruiz kimdir?Beşiktaş, stopere Vida'nın yanına Villarreal'den Victor Ruiz'i transfer etti.
İşte Victor Ruiz'in futbol hayatı:
Futbola Espanyol alt yapısında başlayan Victor Ruiz 25 Ocak 1989 doğumlu. 2008 yılında profesyonel oldu ve Espanyol B takımına yükseldi. Buradaki başarısıyla bir sezon içinde Espanyool A takımına yükselen Ruiz, 2011 yılının devre arasında 8.5 milyon Euro karşılığnda Napoli'ye transfer oldu. Ancak İtalya'ya adapte olamayan Victor Ruiz, 8 milyon Euro'ya Valencia'ya aynı sene içinde transfer oldu. Valencia'da geçen üç sezonun ardından Villarreal'e kiralanan ispanyol stoper, sezon sonunda ise 2.70 milyon Euro'ya Villarreal'e transfer oldu.
Beşiktaş'ın bütçesi Dorukhan Toköz
Beşiktaş, transfer bütçesini oluşturmak için Dorukhan’ı elden çıkarma kararı aldı. Sıcak parayla stoper, sol bek, sol açık ve forvet transferi yapılacak.
Maddi sıkıntı içerisinde bulunan Beşiktaş, transfer bütçesini oluşturmak için Dorukhan Toköz’ü elden çıkarma kararı aldı.
Başarılı oyuncuyu Liverpool başta olmak üzere İngiltere’den 2 kulüp daha istiyor. Ada’da transfer dönemi 8 Ağustos’ta son buluyor. Genç oyuncu için İtalyanlar da devrede.
Dorunkhan’ın satışından gelecek sıcak para ile stoper, sol bek, forvet transferi yapılacak. Dorukhan’ın satışı gerçekleşirse, yerine en büyük aday Stuttgart’ın 21 yaşındaki orta sahası Orel Mangala. Mangala’nın kiralanma ihtimali var.
Manchester City'li oyuncudan Konoplyanka'ya "Come to Beşiktaş" mesajı!
Beşiktaş'ın transfer gündeminde olan Yevhen Konoplyanka ile ilgili sosyal medyada ilginç bir olay yaşandı.Manchester City forması giyen Oleksandr Zinchenko, vatandaşı Konoplyanka için "Come to Beşiktaş" yorumu yaptı.
Yevhen Konoplyanka, Instagram hesabından bir video paylaştı ve Zinchenko'yu etiketledi.
22 yaşındaki oyuncu, Konoplyanka'nın bu paylaşımına "Come to Beşiktaş" yazması büyük dikkat çekti.
Bolasie Joker
Beşiktaş'ta Burak Yılmaz'ın sakatlığı planları altüst ederken, forvet hattı için gündeme gelen Yannick Bolasie için görüşmeler devam ediyor.
Futbol Direktörü Ali Naibi, İngiltere çıkarmasında Everton ile temasa geçti ve oyuncuyu kiralamak istediklerini resmen iletti.
30 yaşındaki Kongolu oyuncunun hücumun her bölgesinde forma giymesi teknik direktör Abdullah Avcı'nın da bu transfere olumlu bakmasını sağladı. Sol kanada bir takviye isteyen Avcı, gerektiğinde sol kanatta da kullanabileceği forvetin kadro kalitesi açısından önemli olacağını belirtirken, Cenk Tosun'un da takım arkadaşıyla görüşerek Beşiktaş'ı anlattığı ve transferinde önemli rol oynadığı kaydedildi.
Beşiktaş Maçı İzle, Taraftarium 24 İzle, Justin TV İzle, Canlı Maç İzle

6 Ağustos 2019 Salı Fenerbahçe Haberleri

Martin Skrtel Rangers yolunda

Slovak stoperin, İskoçya’nın Glasgow Rangers kulübüne yakın olduğu aktarıldı.
Fenerbahçe ile sözleşmesi sona eren Martin Skrtel için yeni bir gelişme yaşandı. Henüz hiçbir kulüple anlaşamayan Slovak stoperin, İskoçya’nın Glasgow Rangers kulübüne yakın olduğu aktarıldı.
Liverpool’dan eski takım arkadaşı Skrtel’i kadrosunda görmek isteyen Rangers teknik direktörü Steven Gerrard’ın bu transfer için ısrarlı olduğu ifade edildi. Fenerbahçe’nin sözleşme yenileme önerisini maddi konulardaki anlaşmazlık nedeniyle geri çeviren Skrtel’in de kariyerini İskoçya’da noktalamaya sıcak baktığı öğrenildi.

Inter’in gözü de Kolarov’da!

Sarı-lacivertli kulübün transfer listesinde yer alan Aleksander Kolarov’u Inter de renklerine bağlamaya çalışırken, Roma da oyuncusunu kadrosunda tutmaya çabalıyor.
Sarı-lacivertli kulübün transfer listesinde yer alan Aleksander Kolarov’u Inter de renklerine bağlamaya çalışırken, Roma da oyuncusunu kadrosunda tutmaya çabalıyor.
Sezon başında Inter’le anlaşan teknik direktör Antonio Conte, Sırp yıldızı ısrarla transfer etmek istiyor. İtalyan çalıştırıcının Kolarov ile de detaylı bir görüşme yaptığı ileri sürüldü. İtalya basınında yer alan haberlerde, Conte’nin, Şampiyonlar Ligi hedeflerinden bahsettiği ve kendisini direkt oynatmak istediğini Kolarov’a aktardığı bildirildi.
Conte’nin Kolarov’u hem sol bek hem de stoper gibi görevlendirmeyi düşündüğü de ifade edildi. 33 yaşındaki savunmacının mevcut kulübü Roma’da da teknik patron Paulo Fonseca, ayrılmasını istemiyor. Hem tecrübesi hem de savunmadaki çok yönlülüğüyle Kolarov’un kalmasını hedefliyor.
Fenerbahçe’de ise Ersun Yanal takımın şampiyonluk yarışındaki iddiasının Kolarov tarzı futbolcuları transfer etmekle olacağını düşünüyor. Deneyimli oyuncunun sol bek ve sol stoper olarak takıma kazandırılması için yoğun çaba harcanıyor.

Fonseca mesaj verdi

Teknik Direktör Ersun Yanal’ın, Hasan Ali Kaldırım’ın sakatlığında sol bekte, iyileştiğinde ise stoperde oynatmayı planladığı Kolarov’un transferi için pazarlıklar sürüyor.
Ancak bonservis bedeli istenmesinin yanı sıra Roma’nın yeni teknik direktörü Fonseca da futbolcudan vazgeçmiyor. Israrla merkez stopere ihtiyacı olduğunu belirten Portekizli teknik adam, son oynanan Lille maçında Kolarov’u 90 dakika sahada tuttu. Sırp futbolcunun planları içinde yer aldığını her fırsatta belirten Fonseca, Kolarov’un taliplerine adeta mesaj yolladı.

Fenerbahçe'nin tüm transfer için bütçesi 9 milyon euro

Eljif Elmas’ı Napoli’ye 16 milyon euroya gönderen Fenerbahçe’nin elinde transfer için harcayabileceği 9 milyon euro bulunuyor. Sarı-lacivertli yönetim bu parayla Kolarov, Gustavo ve Zanka’nın yanı sıra bir de golcü almanın planlarını yapıyor.
Fenerbahçe dört takviye daha yaparak transfer dönemini kapatmak istiyor.
Finansal Fair Play çerçevesinde hareket eden yönetimin elinde transfer için şu anda 9 milyon euroluk bütçe bulunuyor. UEFA anlaşması gereği sattığı kadar oyuncu alabilen sarı-lacivertliler, Eljif Elmas transferinden 16 Milyon euroyu kasasına koydu. Vedat Muriç için 3.5 milyon euro, Deniz Türüç için 2 milyon eurove Altay Bayındır için 1.5 milyon euro bonservis bedeli ödeyecek olan kulübün transfer için elinde 16 milyon euroluk bonservis gelirinden bu harcamalar düşüldüğünde 9 Milyon euro kalıyor. Dört bölge için 9 Milyon euro ödeyebilecek olan sarı-lacivertliler bu nedenle bazı isimleri bonservis bedelsiz takıma kazandırmayı umuyordu. Bu isimlerden en önemlisi Kolarov. Ancak Roma kulübünün ısrarla bonservis istemesi nedeniyle buradaki plan tam olarak tutmamıştı. Daha önce Sırp oyuncunun bonservisini alıp geleceği düşünülmüştü.
Kolarov’u bonservissiz alarak eldeki paranın büyük bölümünü Luiz Gustavo için harcamayı planlayan yönetimin bu planı henüz gerçekleşmedi. 9 Milyon euro bonservis isteyen Marsilya’nın bu miktarı aşağıya çekmesi bekleniyor. Tıkanan görüşmelerin tekrar başladığı ifade ediliyor. Sarı-lacivertliler forvet transferi için de kiralama modelini düşünüyor. İngiltere’de erken kapanacak transfer döneminin ardından bazı oyuncuların kiralama, bedelsiz kiralama veya sadece yüksek maaşlarının ödenmesi yoluyla kadroya katılması hesaplanıyor.
Stoperde ise ilk hedef Zanka... 29 yaşındaki Danimarkalı futbolcuyla anlaşılsa da Huddersfiled kulübü bonservis bedeli talep ediyor. Sonuç olarak sarı-lacivertliler; Kolarov, stoper ve forvet transferlerini bonservis ödemeden yaparsa Gustavo için Fransız kulübüne karşı masada eli daha güçlü olacak.

Fenerbahçe'nin son bombası Lucas Silva

Fenerbahçe son 3 sezonu Cruzeiro’da kiralık geçiren ancak bonservisi İspanyol ekibi Real Madrid'de olan 26 yaşındaki Lucas Silva'yı kiralamak için teklif yaptı. Real onay verdi, Silva da yıllık 2.5 milyon euroyu kabul etti.
Yeni sezonun startını şampiyonluk parolasıyla veren ve bu uğurda tüm imkanlarını seferber eden Fenerbahçe’nin yeni bombası Lucas Silva olacak. Transfer döneminde kadrosuna Muriç, Rodrigues, Kruse, Emre Belözüoğlu, Deniz Türüç gibi önemli isimleri katan Sarı-Lacivertliler’in Real Madridli ön libero Lucas Silva transferinde de önemli mesafe kat ettiği öğrenildi.

1 MİLYON EURO İNDİRİM YAPTI

Kanarya, Audi Cup’ta üçüncülük maçında karşılaştığı Real Madrid ile Brezilyalı oyuncu için ilk görüşeyi yapmıştı. Son 3 sezonu Cruzeiro’da kiralık olarak geçiren 26 yaşındaki oyuncuyu yeniden kiralamak için Kanarya’ya yeşil ışık yakan İspanyol ekibi ile devam eden görüşmelerin de olumlu geçtiği ve 1-2 gün içinde sonuç alınabileceği ifade edildi. Fenerbahçe, ilk olarak 3.5 milyon euro isteyen Silva’yı da senede 2.5 milyon euroya ikna etti.

SATIN ALMA OPSİYONU OLACAK

Mukaveleye satın alma opsiyonunun da konacağı ancak, bu konuda taraflar arasında henüz net bir mutabakatın sağlanmadığı da vurgulandı.Lucas Silva, kiralık olarak görev yaptığı Cruzeiro’da 3 sezonda 107 maça çıkarken 3 gol attı, 3 de asist yaptı.Lucas Silva, Brezilya’nın genç milli takımlarında 10 maça çıkıp, 2 de gol attı ancak A Takım seviyesinde oynayamadı. Asıl mevkisi ön libero olan Sambacı, 10 numara da da görev yapabiliyor.
Fenerbahçe Maçı İzle, Taraftarium 24 İzle, Justin TV İzle, Canlı Maç İzle,

6 Ağustos 2019 Salı Galatasaray Haberleri

Bakayoko'dan Galatasaraylı taraftarları heyecanlandıran hareket!

Galatasaray'ın transfer listesinde yer aldığı iddia edilen Tiemoue Bakayoko, sarı-kırmızılı bir taraftarın 'Galatasaray'a gel' mesajını beğendi. Fransız oyuncunun bu hareketi Galatasaraylı taraftarları heyecanlandırdı.
Transfer çalışmalarını sürdüren Galatasaray'da gündem Chelsea'nin 24 yaşındaki oyuncusu Tiemoue Bakayoko. Sarı-kırmızılılar Fransız oyuncuyu kiralık olarak kadrosuna katmak istiyor.
Galatasaraylı yöneticiler Chelsea ile görüşmelerini sürdürürken, Bakayoko'nun sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı hareket transfere yeşil ışık verdiği şeklinde yorumlandı.
24 yaşındaki oyuncu, Galatasaraylı bir taraftarın 'Galatasaray'a gel' mesajını beğendi. Bakayoko'nun bu hareketi sosyal medyada geniş yankı uyandırdı.

Galatasaray'dan Falcao fedakarlığı

Kolombiyalı oyuncunun transferi için geri adım atan Galatasaray yönetimi Monaco'ya 3 milyon euro vermeye razı oldu.
Galatasaray’da Radamel Falcao bekleyişi sürüyor. Sarı-kırmızılı kulüp adına görüşmeleri gerçekleştiren menajer Ahmet Bulut önceki gece İstanbul’a dönerken sarı-kırmızılı yöneticilere bilgilendirme yaptı.
Monaco’nun Falcao transferine izin vermesi için bir veya iki takviye yapması gerektiğini anımsatan Bulut, bonservis konusunda ise rakamı 3 milyon euroya indirdiklerini aktardı.
Ahmet Bulut’un sunumu sonrası Başkan Mustafa Cengiz transferin gerçekleşmesi talimatı verdi. Buna göre daha önce Falcao’yu kesinlikle bonservis vererek transfer etmeme eğiliminde olan sarı-kırmızılılar taraftarın da beklentisini dikkate alarak bu konuda fedakârlık yapmaya hazır.
Kolombiyalı yıldızın transferi için nakit arayışına giren yöneticilerin ilk planda Monaco’ya ve futbolcuya yapılması planlanan ödeme için girişimlere başladığı bildirildi.
Galatasaray’da Falcao transferi için bugün veya yarın net bir sonuca varılması hedefleniyor.
Kolombiyalı futbolcunun menajeri Mendes ise sarı-kırmızılı yetkililere Valencia iddialarını yalanladı.
Öte yandan Radamel Falcao’nun instagram’da, “Binlerce kişi merak ediyor. Falcao Galatasaray’da oynayacak mı?” gönderisini beğenmesi sarı-kırmızılı taraftarları heyecanlandırdı.

Galatasaray’da hedef kupaları 3’lemek

2019 yılında Süper Lig şampiyonu olup, Ziraat Türkiye Kupası’nı müzesine götüren Galatasaray, TFF Süper Kupa’yı alıp hem yeni sezona moralli başlamak hem de bu yılki kupa sayısını 3'e çıkarmak istiyor.
Geride kalan futbol sezonunda Süper Lig ve Ziraat Türkiye Kupası şampiyonlukları yaşayan Galatasaray, yeni sezona da kupa ile başlayıp 2019 yılını 3 kupa ile tamlamak istiyor. Geçtiğimiz sezon yine bu kupada Akhisarspor ile mücadele eden sarı-kırmızılılar, penaltılarla kupayı kaybetmişti. İki takım son olarak Türkiye Kupası finalinde karşılaşmış, Galatasaray 1-0 geriye düştüğü maçtan 3-1 galip ayrılarak kupayı müzesine götürmüştü.

Cimbom ilk 2008’de kazandı

Yeni adıyla 2006 yılında oynanmaya başlanan Süper Kupa’da bugüne kadar 8 kez mücadele eden Galatasaray, bunların 5’inde zafere ulaşan ekip oldu. Bu kupayı ilk olarak 2008 yılında Kayserispor karşısında kazanan sarı-kırmızılılar, son olarak ise 2016 yılında Beşiktaş’ı geçerek kupaya uzandı.

4 hazırlık maçında 2 galibiyet

Galatasaray, yaz hazırlık döneminde 4 hazırlık maçı yaptı. Sarı-kırmızılılar, bu müsabakalarda 2 galibiyet alırken, 2 kez de mağlup oldu. Aslan; Avusturya kampında RB Leipzig'e 3-2, Augsburg'a 4-1 yenilirken, Bordeaux'u 3-1 mağlup etti. Son olarak İstanbul’da Panathinaikos ile mücadele eden Cimbom, sahadan 2-1 galip ayrıldı.

Yenilerin ilk resmi maç heyecanı

Sarı-kırmızılılar, 2019-2020 yaz transfer döneminde kadrosuna şu ana kadar 8 isim dahil etti. Cimbom; Adem Büyük, Ryan Babel, Valentine Ozornwafor, Jimmy Durmaz, Şener Özbayraklı, Okan Kocuk, Jean Michael Seri ve Emre Mor’u transfer etmişti. Bu isimlerden sakatlığı devam eden Şener haricindeki diğer futbolcular, Teknik Direktör Fatih Terim’in görev vermesi halinde Akhisarspor maçıyla birlikte ilk resmi maçına çıkacak.

Fatih Terim cezalı

Süper Lig'de geride kalan sezonun 33. haftasında oynanan Galatasaray - Medipol Başakşehir maçında hakem tarafından tribüne gönderilen ve Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu (PFDK) tarafından 3 maç men cezası alan Fatih Terim, Akhisarspor karşısında takımın yanında olamayacak. Terim’in yerine yedek kulübesinde yardımcı antrenör Levent Şahin yer alacak.

Terimli Galatasaray 19 kupa kazandı

Galatasaray Teknik Direktörü Fatih Terim, sarı-kırmızılıların başında bugüne kadar 19 kupa kazandı. Terim’in öğrencileri, Türkiye’ye 2000 yılında UEFA Kupası’nı getirirken, 8 Süper Lig, 3 Türkiye Kupası, 3 TSYD Kupası, 2 TFF Süper Kupa, 2 kez de Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı kazandı.

Cuellar'ın gönlü Galatasaray'da!

Galatasaray'ın ön libero adayları arasında yer alan Gustavo Cuellar’ın Galatasaray’da forma giymek için çok istekli olduğu belirtildi.
Brezilya basınında yer alan haberlerde, “Cuellar, Galatasaray’ın teklifini kabul etmeye hazır. Uzun süredir Avrupa’da oynamak istiyordu. Bu onun için büyük bir fırsat” ifadelerine yer verildi.
Sözleşmesinde serbest kalma maddesi 50 milyon euro olarak yer alan 26 yaşındaki ön libero için Galatasaray’ın 3 milyon euro teklif ettiği, görüşmelerin sürdüğü öğrenildi.
Galatasaray Maçı İzle, Taraftarium 24 İzle, Justin TV İzle, Canlı Maç İzle,

6 Ağustos 2019 Salı Trabzonspor Haberleri

Yusuf Yazıcı Lille'de ne kadar kazanacak?

17.5 milyon Euro karşılığında Trabzonspor'dan Lille'e transfer olan Yusuf Yazıcı'nın kazanacağı yıllık ücret de belli oldu.
Yusuf Yazıcı, 17.5 milyon Euro, bir sonraki satıştan yüzde 20 pay ve Edgar Le'nin bonservisinin yüzde 50'si karşılığında Lille'e transfer oldu.
Trabzonspor'da yıllık 2.5 milyon TL kazanan 22 yaşındaki oyuncu Fransız ekibinden vergilen hariç 1.1 milyon (6 milyon 800 bin TL) kazanacak.
İkinci yıldan itibaren maaşı bonuslarla birlikte artacak Yusuf Yazıcı'nın sözleşmesinde serbest kalma maddesi ise bulunmuyor.
"En fazla 2 yıl buradasın"
Bu arada imza töreninde Lille Sportif Direktörü Luis Campos Yusuf'u bu sözlerle onore etti. “Kontratın 5 yıllık ama en fazla 2 sene bizimlesin. Dünya starı olma yolunda ilk imzan”

Trabzonspor Diego Rolan ile görüşüyor

Trabzonspor, Diego Rolan ile görüşüyor! Spor Toto Süper Lig ekiplerinden Trabzonspor, İspanya Ligi takımlarından Deportivo forması giyen Uruguaylı forvet Diego Rolan ile görüşüyor.
Yahoo Sport FR'de yer alan habere göre; Karadeniz ekibi, Deportivo forması giyen 26 yaşındaki forvet oyuncu Diego Rolan'ı kiralık olarak kadrosuna katmak istiyor.

Diego Rolan kimdir?

26 yaşında, 1.77 boyundaki Uruguaylı forvet geçen sezon La Liga ekiplerinden Deportivo Alaves'te kiralık olarak forma giymişti. Uruguaylı golcü çıktığı 17 maçta gol atamadı. Rolan'ın bonservisi Deportivo La Coruna'da bulunuyor.

Kampa katıldı

Öte yandan Uruguaylı forvet, Deportivo La Coruna'nın kampına katıldı.

Trabzonspor'un rakibi Sparta Prag, moral depoladı

UEFA Avrupa Ligi 3. Ön Eleme Turu’nda karşılaşacağı rakibi Sparta Prag, Çekya Ligi’nin 4. haftasında Pribram'ı 3-0 mağlup etti.
Fırtına’nın perşembe günü UEFA Avrupa Ligi 3. Ön Eleme Turu’nda karşılaşacağı rakibi Sparta Prag, Çekya Ligi’nin 4. haftasında Pribram ile kozlarını paylaştı.
Milli futbolcumuz Semih Kaya’nın 90 dakika forma giydiği karşılaşmada Bordo- Beyazlılar, rakibini 3-0’lık skorla devirdi ve Trabzonspor maçı öncesinde moral depoladı.
Prag bu sonuçla 4. haftada 2. galibiyetini aldı ve puanını 7’ye yükseltti.

Trabzonspor Oumar Niasse transferini bitiriyor

Alexander Sörloth’un ardından Trabzonspor bir golcü daha alacak... Gündemdeki isim oldukça tanıdık: Oumar Niasse. 2014 ve 2016’da Fırtına’nın kapısından dönen 29 yaşındaki Senegalli yıldız, bu kez Bordo-Mavili formaya hiç olmadığı kadar yakın.Trabzonspor Başkanı Ahmet Ağaoğlu’nun, “Lig başlayana kadar 2 forvetin transferini bitirmek istiyoruz” sözlerinin ardından Bordo- Mavililer ilk olarak Alexander Sörloth’u duyurdu. Radardaki diğer golcüyü FANATİK açıklıyor: Oumar Niasse. 2014’te Akhisar forması giydiği dönemde ciddi şekilde görüşülen ancak transferi son anda yatan Niasse, 2016’da tekrar kiralık olarak gündeme gelmişti. Ancak bu kez de kulübü Everton transfere izin vermemişti. Aradan yıllar geçmesine rağmen Fırtına’nın Niasse aşkı bitmedi. Yusuf Yazıcı’yı Lille’e satan Fırtına, Senegalli yıldızı bu kez renklerine bağlamak istiyor.

Everton gönderecek

Oyuncu cephesiyle temaslar hız kazanırken, ikna çabaları sürüyor. Everton’da yeni sezonda forma şansı bulması çok zor gözüken Niasse, 1 yıl mukavelesinin kaldığı Premier Lig ekibinden ayrılacak. İngilizler’in bonservis konusunda sıkıntı çıkartmayacağı öğrenilirken, Trabzonspor Yönetimi Niasse’yi bitirmek için tüm kozları oynuyor.
Şifresiz Maç İzle, Futbol Cafe TV, Net Spor, Taraftarium 24 İzle
submitted by Haberfutbol24 to u/Haberfutbol24 [link] [comments]


2018.09.09 09:51 yetkinilaclama Böcek İlaçlama, Haşere İlaçlama Ev İlaçlama Ofis İlaçlama Depo İlaçlama Hamamböceği İlaçlama Şirketi

KEMIRGEN - HAMAMBÖCEKLERI

Kemirgen sorunu
Kemirgen ve hamam böceği mücadelesi konularında bilinmeyen gerçekler. Kemirgen sayısı her geçen gün artıyor ve bunları kontrol altına almak her geçen gün daha da güçleşmektedir. • Kemirgenler tarımsal üretime hem doğrudan tüketim yoluyla hem de ürünleri kirleterek dolaylı olarak zarar vermektedirler. • Ülkemizde her gün ortalama 210 ton hayvan yemi ve hububat sıçanlar tarafından yenmektedir. • Kemirgenlerin idrarı, dışkıları ve kılları yemleri ve ürünü kirletmektedir. • Kirlenmiş yem ve ürün hem çiftlik hayvanlarında hem de İnsanlarda hastalıklara yol açabilmektedir. • Çiftlik yangınlarının %20’sinden fazlası sıçanların elektrik kablolarını kemirmesi sonucu meydana gelmektedir. Kemirgenler sürekli değişen ortamlarda hayatta kalmak için bulundukları ortama kolayca uyum sağlayabilmektedir. • Sıçanlar ve fareler bilinen pek çok anti-koagülan kemirgen öldürücüye direnç geliştirmektedir. • Rodentisitlere Karşı Direnç • Çoklu dozlu rodentisitlerde kemirgenin öldürücü doz için gerekli miktarda etkin maddeyi alması için birden fazla kez beslemesi gerektirir. Fare yeminin( rodentisit) içeriğindeki katkı maddelerinin oranı ve çekiciliğindeki eksikliklerden dolayı, birçok Avrupa Ülkesinde, yem direncin arttığına ve bunun sonucunda çiftliklerdeki sıçanlar ve fareleri kontrol altına almanın giderek güçleştiğine dair kaygılar mevcuttur. Tek dozlu rodentisitler ise, öldürücü dozun tek bir beslenmede alındığı ürün tiplerini tariff etmektedir. Rodilon içeriğindeki Difethialone aktif maddesi, tek dozlu rodentisitler arasında en son geliştirilendir ve tüm fare türleri üzerinde etkilidir. • Kayıt altına alınmış kemirgen kontrolü önemlidir • Entegre Zararlı Yönetimi gereği, etkili ve kayıt altına alınmış bir kemirgen kontrolünü önemli hale getirmektedir. Mücadelenin kayıt altına alınması sayesinde, iyi bir kemirgen kontrol programı uygulandığından, yemlerin doğru şekilde kullanıldığından, yemlerin güvenli yemleme noktalarına bırakıldığından ve köpek, kedi ve kuşlar gibi hedef dışı canlılar açısından zehirlenme risklerini azaltacak tedbirlerin alındığından emin olunmasını sağlayacaktır. • Etkili yemleme • Etkili şekilde yemleyebilmek için, sıçanlar ve farelerin davranışını iyi bilmek, sıçanların ve farelerin farklı olduğunu anlamak ve bunları kontrol altına almak için planlı bir yaklaşım geliştirmek önemlidir. İlerideki birkaç sayfada, bu hayvanların biyolojileri açıklanacak, yemin konulacağı yer ve yemleme şekilleri hakkında rehberlik verilecek ve yemleme aktivitesini kaydetme bölümü sunulacaktır. • Hamam Böceği Denetimi • Hamamböceklerinin denetimi genellikle görsel olarak gerçekleştirilir: istila kaynağını veya nedenini bulmakta zorlanılıyor ise hamamböceği barınaklarının yerini tespit etmek için izleme tuzakları veya yıkama teknikleri de kullanılabilir. Bunun için hamamböceklerinin tercih ettiği yaşam alanları hakkında kapsamlı bilgi gereklidir. Hamamböceğiyle mücadele hizmeti denetimi hem hamamböceği istilasının belirtilerinin aranmasını hem de haşere aktivitesini etkileyebilecek uygulamaların araştırılmasını içerir. • Bir hamamböceği popülasyonunu izlemek için çalışanların hamamböceği sorunlarını bildirdikleri şüphelenilen yerlere veya alanlara yapışkan tuzaklar koyun. Zemindeki ve duvarlardaki kırılmış karolar ve her tür çatlak ve yarık hamamböceklerinin tercih ettiği barınaklardır ve bu tip açıklıkların tamamı kontrol edilip gerekli müdahalede bulunulmalıdır. Tuğla duvar ve boru hatları arasındaki tüm boşluklar, kapı ve pencere çerçeveleri, raflar ve mobilyalar, olası barınaklar olup olmadıkları açısından kontrol edilmelidir. • JEL YEM • Hamamböceği elleri; İç mekân uygulamaları, yiyecek hazırlama, ambalajlama veya işleme alanları, çeşitli ekipmanların içi ve çevresi için çok uygundur. Mutfaklar ve elektrikli aletler gibi spreyle temizlenemeyen alanlar için özellikle kullanışlıdır. • Jel yemler genellikle hamamböceklerinin bulabileceği alanlara yerleştirilmeli halinde etkilidir. Bir jelin lezzet mesafesi 50 cm’dir. • KALICI İNSEKTİSİTLER • Kalıcı insektisitler genellikle temizlenecek alanın çok geniş olduğu ve yem jeli uygulamasının kullanılabilir olmadığı veya etkisiz olduğu durumlarda uygulanır. Bunlar kaplama uygulaması • olarak değil nokta işlemleri ile çatlak ve yarık işlemleri şeklinde gerçekleştirilmelidir. Spreylerin jellerden daha hızlı etki etme avantajı vardır ve spreyler daha az hassas alanlarda etkili ve ekonomik kontrol sağlayabilir. Hamamböceğiyle mücadele hizmetini gerçekleştirmek için tesis müdürüyle işbirliği yaparak tarihi ve saati ayarlayın. • Yoğun bir istila varsa ilk temizleme işlemi işyeri personel tarafından iyi bir hazırlık yapılmasını örn. ekipmanın sökülmesini, dolapların boşaltılmasını, gıda maddelerin kaplanmasını vb. gerektirecektir. Bu • işlemler hedef alanda daha az insan aktivitesinin olduğu gece saatlerinde gerçekleştirilmelidir. Gece çalışmanın bir başka avantajı daha vardır: Hamamböcekleri geceleri aktif oldukları için uygulanan pestisitlere maruz kalma olasılıkları daha yüksektir.
submitted by yetkinilaclama to u/yetkinilaclama [link] [comments]


İlk kez görüntülendi! Bu mağaralar Friglerden kalma İlk İzlenim : Darkwood Yoksul ailenin yaşam mücadelesi DUAL ile BAŞA DÖNÜŞ 1.Sezon 3.Bölüm (Yemek Zorundasın ... ' İLK DEFA KURTULDUK ' - Green Hell Türkçe / 5 GT Racing İlk Bölüm 'Arkada kalma' Minecraft ilk evim hayatta kalma mücadelesi - YouTube İLKEL DOĞAYA KARŞI HAYATTA KALMA TEKNİKLERİ - YouTube İlk Defa SUBNAUTICA Oynamak Grim Nights Türkçe Hayatta Kalma Mücadelesi - İlk İzlenim

Milli Mücadele yıllarındaki Yunan siperleri ilk defa ...

  1. İlk kez görüntülendi! Bu mağaralar Friglerden kalma
  2. İlk İzlenim : Darkwood
  3. Yoksul ailenin yaşam mücadelesi
  4. DUAL ile BAŞA DÖNÜŞ 1.Sezon 3.Bölüm (Yemek Zorundasın ...
  5. ' İLK DEFA KURTULDUK ' - Green Hell Türkçe / 5
  6. GT Racing İlk Bölüm 'Arkada kalma'
  7. Minecraft ilk evim hayatta kalma mücadelesi - YouTube
  8. İLKEL DOĞAYA KARŞI HAYATTA KALMA TEKNİKLERİ - YouTube
  9. İlk Defa SUBNAUTICA Oynamak
  10. Grim Nights Türkçe Hayatta Kalma Mücadelesi - İlk İzlenim

İlk Defa SUBNAUTICA Oynadım. Xbox Game Pass oyunu Subnautica Türkçe olarak Xbox'ta var. Deniz altı yaşamı, survivor bir mücadele bizi bekliyor. Subnautica Türkçe bir açık dünya macera ... GREEN HELL, balta girmemiş Amazon yağmur ormanlarında geçen açık dünyalı bir hayatta kalma oyunu. Yiyeceğin veya ekipmanın olmaksızın ormanda tek başına bıra... .Iso Bartın'da dedelerinden kalma derme çatma evde yaşayan 3 çocuk sahibi Ergin ailesi, yoklukla mücadele veriyor. AA’yı takip edin Web sayfası: http://www.aa.com... Darkwood Türkçe Yama İle Oynadığımız Korku Temalı Hayatta Kalma Oyununda , Doğaüstü Güçlerle Mücadele Ediyoruz. Keyifli Seyirler , İyi Eğlenceler Babuşlar. Grim Nights Türkçe Oynanış Videosunda , Grim Nights Nasıl Oynanır , Grim Nights Rehber Tadında Bölüm İle Karşınızdayım Babuşlar. Grim Nights Bağımsız Yapım Bir Hayatta Kalma Ve ... Bu bölümde ilk gecenin üzerine gergin ve gerilim dolu anlar yaşayarak yaban domuzlarıyla ağır mücadele ettik. ... Bu serinin bu bölümünde Türkiye'de ilk kez olan gerçek hayatta kalma ... GT Racing İlk Bölüm 'Arkada kalma' Han TV2003. Loading... Unsubscribe from Han TV2003? ... HİLECİLER İLE MÜCADELE RANK 🔴 PUBG Mobile Canlı Yayın Live H. COŞKUN 392 watching. Merhaba,Bugün İLKEL DOĞAYA KARŞI HAYATTA KALMA TEKNİKLERİ videomuz ile karşınızdayız.Bu video da ilkel şartlarda orman da yaşam teknikleri ile doğada yaşam a... M.Ö. 1200’lü yıllarda Anadolu’da yaşayan Frigler tarafından kullanılan ve Türkmen Dağı eteklerinde uzun süre gizli kalan tarihi mağaralar ilk defa görüntülendi. #eskişehir #ilk ...