Çinli adam

Büyük Türkiye Hayali

2020.11.26 13:16 Dawnbringer_1 Büyük Türkiye Hayali

ÜTOPİK TÜRKİYE 2021 Ocak:Türkiye Suriye'yi terörden temizledi. 2021 Mart: Esad rejimi sallantıda olduğu için türkiye suriyenin kuzey kısmını GEÇİCİ olarak kendine kattı. 2021 Nisan: ABD ve Avrupa'dan Türkiye'ye ambargo geldi. Nedeni Suriyenin topraklarını GEÇİCİ olarak kendine katması. 2021 Haziran: Esad devrildi. Türkiye sözleşme gereği Esad devrildiği için Suriye'nin kuzeyini kendine kattı. 2021 Temmuz: ABD Suriye'den Irak'a darbe yaptı. Irak devrildi. ABD bürük asker kaybına uğradı. Irak'a kukla bir adam getirildi. 2021 Aralık: Türkiye Irak'ın bir kısım toprağını zorla da olsa kendine kattı. Dünya'dan Ambargo geldi. Sadece Pakistan,Azerbaycan ve İran deldi ambargoyu.Dolar 20 lere fırladı. 2022 Ocak: Yunanistan Türkiye ye savaş ilan etti (gizli abd baskısı). Bulgaristan da katıldı. Kaybettiler ve Türkiye bir kısım topraklarını istedi. Mecburen verdiler. Misak-ı Milli oluşuyordu. 2022 Mart:Ambargo kalktı. Dolar 11 e indi. Türkiye Avrupaya petrol satmaya başladı. Dolar ve euro yavaş yavaş düşüyordu. 2022 Mayıs: Türkiye'nin baskısıyla Doğu Akdeniz'de masaya oturuldu. Petrolün %40'ı kıyıdaş olduğu için türkiye ye verildi. Dünya Türk Hükümetinin dünya devlerine bunu nasıl kabul ettirdiğini anlamadı. Petrol sayesinde yaklaşık 900 milyar dolar gsyih lara ulaştık. dolar 8. 2022 temmuz: TOGG dünya pazarına sunuldu. Büyük satış adetlerine ulaştı. Türkiyeye çok büyük miktarda paralar girdi. Dolar 5 e geriledi. 2022 Eylül: AB dağıldı. Dünya büyük bir krizin içinde. AB ülkeleri kavga ediyor. 3. dünya savaşı konuşuluyor. 2022 Aralık: Avrupa ülkelerinin araları düzeldi. Yeni bir topluluk düşünülmüyor. Dolar 3. GSYİH 1.3 trilyon. 2023 Ocak: Türkiye uzay üssü açıldı. Roketsan uzaya uydu gönderdi. Uzay üniversitesi açıldı. Akp şok bir değişiklikle eğitim sistemini değiştirdi. Finlandiya ya benziyor. AKP gençlerin sevgisini kazandı. 2023 Mart: Seçim hazırlıkları başladı. Partiler kavga ediyordu. klasik seçim zamanları. AKP nin kaybetmesi bekleniyor. 2023 haziran: seçimler yapıldı. Akp %0,4 farkla kazandı. CHP gergin. 2023 temmuz: Türkiye önü alınamaz bir büyüme gösteriyor. Yerli markalar dünya çapında ünlendi. Dolar 0,98. 2023 aralık: GSYİH 2 trilyon. dünyanın en hızlı gelişen ülkesi. Çin Asya birliğini kurdu. Ortak para politikası var. Avrupa gibi. Trükiyenin de katılması isteniyor. 2024 temmuz: Türkiye Asya birliğinde. Asya birliğinin toplam GSYİH ı 30 trilyon dolar ediyor. Türkiye dünya süpergücü.
Hayal olsa bile güzel be birader
submitted by Dawnbringer_1 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.11.24 12:53 ciftkisilikliyatak Salgının özeti 📷📸📷📸📷📸📷📸

"SALGININ ÖZETİ 📷📷 📷Berberler kapalı diye herkes kafayı 3 numaraya vurmuş, memleket Isparta komanda Tugayı gibi. 📷Fıkra gibi ülkeyiz testi pozitif çıktı diye tüm köyle sarılıp kucaklaşıp helalleşti, şimdi bütün köy karantinaya alındı. 📷Oturma odasına İzmir, mutfağa Ankara, yatak odasına da İstanbul ismini yazdım, şehir şehir dolaşıyorum ohhh. 📷Tarihte ilk defa dünyada tüm ülkedeki kadınlar kocalarının nerede olduklarını biliyorlar. 📷20 yaş altı sokağa çıkmasın, 65 yaş üstü evde kalsın.... yok edilmesi planlanan hedef kitle biz miyiz ne. 📷Yüzyılın son kabadayısı korana adam, Dünyada ne kadar bar pavyon kumarhane varsa tek başına kapattı saygılar korona. 📷Çin'den kaç gündür hiç ses çıkmıyor mahallenin delisi gibi ortalığı karıştırıp kenara çekildiler. 📷2021'e girersek o bizi kutlasın, siz 2020'den nasılsa çıktınız diye. 📷Ürdün'de bir adam aracın içinde koronodan öldüğü için aracı ile birlikte defnedildi, malını öbür tarafa götüren ilk insan olarak tarihe geçti. 📷Anneme virüs var biraz alışveriş yapalım diyorum, oda dur belki ölürüz masraf yapmayalım diyor. 📷Korkudan sadece sokağı değil, tartıya da çıkamıyorum. 📷Ev kızı isteyenlere müjde, şimdi bütün kızlar evde. 📷Eskiden biri hapşırınca çok yaşa denirdi şimdi hapşırıldığında "git ileride hapşır vallahi 155'i ararım" deniyor. 📷Bütün ülke Ali vefa gibi olduk, temas yok. 📷Şimdi de Çin'de hanta virüsü çıkmış, Cengiz Han'ın mezarını bulup çıkarın laaa, biz bu Çinlilerle başa çıkamıyoruz. 📷Ne eğlenceli bir gün, dur biraz da şu koltukta oturayım, sonra diğer odaya geçer duvarlara falan bakarım, olmadı bir de salon yaparım. 📷Yüzük partisi Çiş partisi Bebek geldi partisi Bebek geliyor partisi Cinsiyet belli oldu partisi adım adım sapıtıyordunuz, şimdi düğün bile yapamıyorsunuz. 📷Bakıyorum da sokakta el ele gezen çift göremiyorum, hani ölümüne seviyordunuz? 📷Yaz geliyor fit olayım derken, karantinaya girdim fil gibi oldum. 📷Ay sonuna kadar kuaförler açılmazsa sarışınların yüzde doksanı yeryüzünden silinecek. 📷Bana evlen evde kalacaksın diyordunuz, hepiniz kaldınız mı evde? etme bulma dünyası işte. 📷Salgın bitince parayı kıracak 3 meslek 1 psikiyatristler 2 diyetisyenler 3 kadın doğum uzmanları.(kuaför berberleri eklemekte yarar var) 📷Yıllarca bizi üç harfliler çarpacak diye korkuttular meğerse o cin değil Çin miş. 📷 Şekerimizi kolonyamızı aldık, görücü bekleyen gibi oturduk evde virüs bekliyoruz. 📷Kim akıl ettiyse çok doğru söylemiş, dışarı çıkana para cezası değil de evinde kalana para ödülü verirse biz 5 güne kalmaz bu virüsü📷 yeneriz." 😄😄😄
submitted by ciftkisilikliyatak to kopyamakarna [link] [comments]


2020.11.17 17:10 yuzenpipi ÇOK DERİN BİLGİLENDİRME YAZISI #4 : SARAY MALİYETİ KÖPRÜLER, KALYON... SEZON FİNALİ

EĞER SERİNİN İLK YAZISINI OKUMADIYSANIZ BURAYA
EĞER SERİNİN #2 YAZISINI OKUMADIYSANIZ BURAYA
EĞER SERİNİN #3 YAZISINI OKUMADIYSANIZ BURAYA
Yeter artık dine iyi sokup çıkardık biraz da şu hükümetin yaptığı daha doğrusu gelecek nesile bıraktığı enkazlardan mı bahsetsek dediğinizi duyar gibiyim. E hadi o zaman hiç bekletmeyeyim sizi başlayalım. Bir saray yapıldı biliyorsunuz dev gibi kocaman, 1001 odalı her odası ayrı döşeli dayalı hepsi birbirinden pahalı batırıyor bir kez bakanı öyle bir saray yaptık ismine de "külliye" dedik ki biraz daha sevecen gözüksün. E bu kadar abartı şeyler 1001 odalar bahçeler havuzlar pirinç çeşmeler işlemeli kaloriferler bedavadan yapılmıyor. Belki de bedavadan yapılıyordur içinde oturan kişiler için. Neyse o konular çok derin girmeyelim yoksa çıkamayız
Bu saray kaç paraya yapıldı ulan desek cevap çok da uzakta değil. Hemen aşağı paragrafa bakın.
"Yaklaşık 1.150 odası olan ve maliyeti $350 milyon (€270 milyon) sarayın yapımı tuttu."
Kardeşim ben euro dolar bilmem derseniz de zamanın kuruyla 1.370.000.000 TL tuttu derim ben de size.
Kaynak : Saray ve Maliyeti #:~:text=Yakla%C5%9F%C4%B1k%201.150%20odas%C4%B1%20olan%20ve,y%C3%BCz%C3%BCnden%20b%C3%BCy%C3%BCk%20ele%C5%9Ftirilere%20yol%20a%C3%A7t%C4%B1.)
E bu kadar pahalı olan bu kadar odası olan anlatıla anlatıla bitirilemeyen bu koca ihtişamlı yapı da herhalde suyla çalışmıyor. Bunun elektriği, doğalgazı yemesi, içmesi altın tuvaletleri, piriç muslukları, ihtişamlı altın kaplama sandalyeleri, 50 kişiyi ağırlayacak kocaman masaları, kocaman bahçeleri bu bahçelerde 1001 çeşit çiçekleri, helikopter pistlerinde helikopterleri, garajlarına son model zırhlı arabaları.... Daha onlarca şey. Bunlar da bedava değil eğer içinde yaşayan sen değilsen tabii. Bakalım bu saray günlük kaç para yiyormuş napıyormuş bu saray gün boyu dimi?
"Sayıştay'ın Cumhurbaşkanlığı Denetim Raporu’na göre, Saray giderlerine bir yılda 3 milyar 919 milyon TL, yani bir günde ortalama 10 milyon TL harcandı."
Kaynak : Sarayın Günlük Masrafı
E yani normal olarak Türkiye değil mi burası? 1.370 Milyar TL 'ye yapıp yıllık 4 milyar gideri olmalı zaten. E doğal olarak tabii ki de. Neyse bu konuda ne desem boş anamızı düdüklüyorlar haberimiz yok, var da yokmuş gibi davranıyoruz. Ne yediğini bilmiyorum ama biz çok sağlam bişeyler yiyoruz ki günlük 10 milyon TL yedirebiliyoruz bu saraya. Tabi ki de padişahımızın bir tek bu sarayı yok ülkemizde. E napsın adamcağız şehirler arası mitinglere koştururken 10 yıldızlı otel kenarlarında mı sürünsün tabii ki de gidecek en yakın sarayına oturacak. Yoksa siz padişahımızı sevmiyor musunuz? Onun iyiliğini istemiyor gibisiniz. PADİŞAHIM ÇOK YAŞA!!!! Derken bile içimden geçirmedik bir küfür bırakmıyorum ama neyse... Çok çaldılar ülkeden çok "haram" yediler onlara kalsa helal tabi. Çok yetimin hakkını yediler çok insanın hayatına kıydılar. Ama olsun padişahımızın keyfinden azıcık bile giderse kötü sonuçları doğurur. Padişahımızın diğer aile bireylerini de unutmamak lazım. Hastaneler alıyorlar 50 bin dolarlık çantalar son model spor arabalar şirketler holdingler... Padişah olmanın getirileri saymakla bitmiyor. He bi de sana sallayanı da atarsın zindanına daha iyi olur ki halk ses çıkaramasın. Hatta halk azıcık ayağa kalktığında hemen heryeri bibergazına boğmak da çok önemli kimini de el altından kafaya tek mermi işlem tamam. Bak çok güzel bir padişahlık düzeni daha ne isteyebilir ki bir halk. Adam kendi aldığı paranın 20de birini asgari ücret olarak veriyor bu bonkörlüğü kim yapmış daha önce? E tabii ki de kimse padişahımız bir numara, çok yakında 3 kıtada da at koşturur. Fetih felan değil ya gider 1 2 at çiftliği alır zaten cebinden çıkmıyor oralarda at biner, maksat şanı yürüsün padişahımızın. Neyse bu kadar kişisel yorum yetti biraz daha devam edelim.
E bu hükümet, bu AKP bu, Erdoğan geldi bu adamların en büyük övüncü yollar, köprüler, havalimanları, tüneler felandı biraz da onları övelim dimi?
Tam padişahımıza yaraşır bir hareket, köprü yaptım ismini dedemin ismini koydum Yavuz Sultan Selim. Keşke kendim yapsaydım bu köprüyü ama olsun bi şirkete yaptırdık bi de anlaşma imzaladık iyi güzel. Keşke anlaşma şartlarına da uyabilseydik. Ardından da 1.6 milyar TL daha ödemeseydik keşke...
"2019 yılı ikinci yarısında, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden öngörülen sayıda araç geçmediği için işletmeci IC İçtaş İnşaat-Astaldi konsorsiyumu ICA’ya, devletin verdiği garanti kapsamında ödeyeceği tutarın 1,6 milyar TL dolayında olduğu ifade edildi. ICA’ya, 2019 yılının ilk yarısı için de 1 milyar 450 milyon TL ödenmişti."
Yani bu konuda yorum yapamayacağım ama kol gibi gişe parası isterseniz o istediğiniz araç sayısının 10da 1i kadar geçmez kimse zaten. Ücretlerine de bakalım hadi.
" Araç sınıfı 2 için geçiş ücreti 188,65 TL, araç sınıfı 3 için geçiş ücreti 224 TL, araç sınıfı 4 için geçiş ücreti 297,10 TL, araç sınıfı 5 için geçiş ücreti 374,90 TL, araç sınıfı 6 için geçiş ücreti 82,55 oldu. "
Kaynak : Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile İlgili Kaynak
Neyse devam edelim. Bakalım bu köprü kaç paraya mal oldu zaten.
Sadece mecburen 3 milyar TL ceza parası ödedik.
Kaynak : Köprü İçin Şirkete Ödediğimiz Cezalar
Köprünün maliyeti : 4.5 milyar TL, 26 Ağustos 2016'da yapıldı.
Kaynak : Köprünün Maaliyeti
Bakın bu güzel bir örnekti ne güzel köprü yapmışız öyle dillere destan. Neredeyse yapım maliyeti kadar parayı da adamlara ödemişiz geri. E ne yapsaydık milletin cebi boş mu kalsın.
Daha fazla yol köprüden bahsetmeye gerek yok herkesin çok çok iyi bildiği konular ama benim değinmem gereken asıl başka bir konu var. KALYON inşaat bir diğer adıyla hazine hortumcusu yandaş şirket. Bu şirketin cebi fazla fazla dolduruldu daha önce ama ben en yenisinden bahsedeyim. Ne kadar tasfip etmesem de FETO ile bağıntısı olan bir kanal da bu adamları eleştiren mi diyim artık anlatan mı diyim videosunu çekmişti, onun da linkini bırakacağım.
Öncelikle bu hortumcular diğer ismiyle KALYON holding group aş artık her neyse nedir?
"Kalyon Grup 1974 yılında inşaat sektöründe hizmet vermek amacıyla Kalyon İnşaat’ın kurulmasıyla başlamıştır. Günümüzde inşaata ek olarak altyapı, enerji, plastic boru, PVC pencere sistemleri gibi birçok farklı alanda hizmetler veren bir şirketler grubudur."
Kısaca wikipedi bunu dedi. Daha sonra turkuvaz medya ile sabah a haber atv vs haber kuruluşlarının sahibi olduğu da biliniyor bu şirketin.
Kaynak : Kalyon İnşaat Nedir? Kimdir?
Peki bu adamlar ne gibi bir hortum yapıyor ne iş görüyor derseniz padişahımızın yakınlarından olsa gerek padişahımız bu kişilere para yedirmeye doyuramadı. En son haber aynen şöyle :
"22 Ağustos’ta ATV, Ahaber, Sabah’ın sahibi Kalyon İnşaat, Bursa Yenişehir Demiryolu Hattı yapım işini 9 milyar 449 milyon lira karşılığıyla aldı. Dün yayımlanan Resmi Gazete’de ise ihale bedeli kadar tutarın vergiden istisna tutulduğu ortaya çıktı."
Yani diyecek söz yok ortada açıklanacak bişey de yok. Adamların cebine 10 milyar TL de biz koyalım demişler sanki, haram olsun.
Kaynak : Kalyon İnşaata 10 milyarlık Vergi İstisnası
Kanalın Videosu : Kalyon ile İlgili Detaylı Video Linki
Daha yazılacak onlarca şey var ama tek yazıya sığdırmak mantıksız olur severseniz devamını 'belgelerle' bu şekilde yazıp sunabilirim tabii bu sizin ilginizle beğeninizle alakalı bir durum. Gerçekten çok yorucu uzun bir yazı oldu. Araştırmada yer vermediğim çok yer oldu ama onlar da başka yazılarda artık. Olabildiğince link bırakmaya çalıştım sizler için okursunuz belki daha da bilgilenirsiniz diye. Çoğumuzun bildiği konuları tam rakamlarıyla ortaya dökmeye çalıştım ve her araştırmamda ağzım açık kalmadı değil, bu kadar da olmaz diyor insan bazen. Gerçekten boşa yaşıyoruz artık bişeyler yapmazsak bizi boşverin gelecek nesiller diye hitap ettiğimiz çocuklarımıza bile hiçbirşey kalmayacak. Ülkeyi gerçekten yiyip bitiriyor bir kısım ve buna kalan %97 olarak kimse ses çıkarmıyor bildiğiniz. Bişeyler yapılmalı hemde hemen. Bu bir eylem olur bu bir başkaldırı olur ya da çok demokratik bir yol olan erken seçim olur. Ama kendi padişahlığını ilan edip sadece ve sadece ailesine para yediren ülkeyi gün geçtikçe daha da uçuruma sürükleyen ve ekonomiyi mahfeden bir aile yönetiyor şu an bizi. Zinciri acilen kırmazsak bunlar ülkeyi mahfedecek ve geri dönülemez bir hal alacak. Üzülüyorum gerçekten çok daralıyorum arkadaşlar yapılacak çok var ama neden kimse ses çıkartmıyor ben onu anlamıyorum bu neden oluyor? Muhalefet desen muhalefet değil seçmen desen seçmen değil. Böyle mi gelecek aydın günler bizi bekliyor. Daha çok beklersiniz böyle gidersek ya savaşa sürükleneceğiz ya da açlıktan yok olup gideceğiz. Dua edelim de ABD ya da Çin kapütile etmesin bizi. Diyecek gerçekten bişey yok ama kendi yorumum bi tek şu olur "bu siyasal islamcılar varya bu siyasal islamcılar amına koydular ülkenin". İyi geceler uzun süredir bunu yazıyorum umarım beğenirsiniz eminim çok da hatam olmuştur yazımda ama elimden gelen buydu beğenmezseniz de canınız sağolsun sizleri seviyorum sevgili okurlarım.
-yuzenpipi
submitted by yuzenpipi to yazarturk [link] [comments]


2020.11.16 11:58 Filmzzy Lewis Hamilton turkleri severdi

LEWİS HAMİLTON'U TÜRKİYE DÜŞMANI İLAN EDENLERİN MANİPÜLASYONLARINA GELMEYECEĞİZ...
Lewis Hamilton Türkiye'yi seven bir şampiyondur💥💥💥 -Tatilini Türkiye'de yapıyor, -Milyon dolarlık adam göcekte tatil yaparken işi gücü bırakıp torbalarca çöp topluyor üstüne birde bize yakınınıyor buralar bu şekilde olmamalı, çöpleri sahillere atmayalım diye! -Deprem olduğunda çoğu ünlü umursamazken baş sağlığı dilemeyi unutmadı! -Uygur Türklerini katleden çin için tüm avrupa basını,oyuncular ünlüler susarken açık açık bunun bir katliam olduğunu hesaplarından paylaştı destek verdi... -Çoğu pilot gideceği ülkedeki insanlar için bir "merhaba" demeyi bile öğrenmeyi tenezzül etmezken özel video yayınladı, -Röportajlarında Türk cografyasına olan sevgisini esirgemedi...
Düşünün önünüzde bir yarış var, o yarışı alırsanız Şampiyon olacaksınız, ama sıradan bir şampiyonluk değil 7. şampiyonluğunuzu alacaksınız, yoldan gecen çöpcünün bile bildiği Schumacher'i istatistiksel olarak geçeceksiniz, rekor kıracaksınız, Tüm gözler üzerinizde, Bu stres,Heyecan üsütünzdeyken çeşitli sebeplerden kötü bir antrenman geçiriyorsunuz ve yaptığınız bir kaç açıklamadan dolayı Türk düşmanı yaftası yiyorsunuz...
Manipülasyonlara gelmeyelim dostlar spekülatif söylemlere kanmayalım, kardeşi kardeşe kırmayalım Lewis Hamilton Zengin beyaz avrupa F1 lobisine vurulmuş altın bir darbedir, bir hareketttir, bir düşüncedir, bir fikirdir,
3 kuruş parasıyla,babasının evi arabayı ipotek ettirip başladığı bu yarış macerasında dün finish'e gelirken ifade ettiği gibi Hayal ederek,pes etmeyerek bu fikri dünyaya kanıtlamıştır...

LH44

submitted by Filmzzy to kopyamakarna [link] [comments]


2020.11.12 14:37 realgaucho Türkiye’nin bu durumda olmasının sebebi karadenizliler mi?

Evet arkadaşlar bu teori son zamanlarda aklıma giriyor hep, aslında teoride değil, durumu özetleyeceğim; Şimdi ülkeyi yöneten malum kişi karadeniz’li ve elinden geldiğince hemşehrilerini’in servetine servet katmaya devam ediyor ilginç bir şekilde , aslında zengin daha zengin oluyor terimindeki zenginlerin %80’i bu karadenizli elemanlardan oluşuyor. Örnek vermek gerekirse mehmet cengiz , aldığı ihalelerle Türkiye’nin Jeff bezo’su olmaya aday. Hatta vergi rekortmeni’ni bırakın vergi vermede ilk 10’da bile değil.Yani bu abimiz acayip pinti bir adam ama malum kişi ile ne yaşamışsa artık vergi borcunu bile sildirmeyi başarmış .Başka bir milyoner ise Ali ağaolu , gerçek bir züğürt ,devletin verdiği imkan sayesinde toki’yi en çok yatırım yapılan şirket haline getirdi, ülke açlıktan kıvrınırken son model bentley ile bağcıları’da gezmeyi ihmal etmiyor bu karadeniz hoşafı tüccar abimiz. Bir diğer uzun burunlu tüccar abimiz yemek sepetinin sahibi nevzat aydın, bu dallama abimizde vatan aşkı ilke yanıp tutuşurken paraya karşı hislerini kırıp yemeksepeti’ni yabancı sermaye’ye satıp hissenin %95 ini alman yatırmcıya satarak ülkede paranın döviz olarak çıkmasında köprü görevi üstlenmiştir. Ne yazıkki şirketi türkiye’nşn en çok kazanan şirketi ve düşünsenize bu paraların döviz olarak dışarı çıktığını? Bir diğeri ise A101 marketlerin sahibi Ahmet yaşar aydın. Çalışanların haklarına girip servetine servet katmaya devam ediyor ,türkiye’de hiç kimse bir A101 personeli olmam istemez, çünkü hard kapitalizm’ın kralı yaşanıyor orada, kendim canlı gördüm, adamlar bildiğin çin gibi köle çalıştırıyorlar.bu liste uzarda uzar. Anadoluda’ki iş adamları hep safdılı bırakıldı , devlet sürekli karadeniz’lilerle iş birliği içerisinde , ihale verilecekse karadenizli’ye veriliyor .müttehait’lerşn %95’i karadenizli, bu insanların temelimi attığı daire’den kar etmek için malzemeden ne kadar çaldığını tahmin bile edemezsiniz.deprem’de bu adamların yaptırdıgı konutlar hep çöküyor . Araştırdım mk . Irk ayrımı yapmıyorum ama türkiye’nin ekonomis bunların sayesinde çöktü . Size ekonomiyi etkileyecek yüzlerce karadenizli iş adamı sayabilirim.
submitted by realgaucho to KGBTR [link] [comments]


2020.11.03 06:57 Spare-Orchid3543 Adam Saddam'ın eski çin malı tankını topluyor, bizim tamirciler de meraba argadaşlar bugun passatın şanzıman yağını değiştircez, antifiriz niye önemli, hava filtresi nasıl değiştirilir.

Adam Saddam'ın eski çin malı tankını topluyor, bizim tamirciler de meraba argadaşlar bugun passatın şanzıman yağını değiştircez, antifiriz niye önemli, hava filtresi nasıl değiştirilir. submitted by Spare-Orchid3543 to KGBTR [link] [comments]


2020.10.28 19:00 fgmer 3833 izlenmeli "Saygun - 10 Etudes on Aksak Rhythms" videosu altındaki yorumlar ve tartışma

Pentameron: 0:00 - I. Vivo 3:04 - II 4:50 - III. Moderato 7:06 - IV. Sostenuto 11:04 - V. Animato 12:44 - VI. Con anima 15:59 - VII. Moderato 19:05 - VIII. Allegro 22:21 - IX 25:38 - X. Allegro assai
Zach Kelly-Onett: this composer finds some really unique sonorities. 17:51 is so good. omg
Ahmet İsmail Doğruel: Wow, I am impressed, because I am Turkish and I couldn't think any foreigners discover Turkish music.
Orbilius Magister: Gaspard de la minuit!
--------------------------------------------------------------------
ana yorum 1
John Flannery: '4'
Pentameron: What?
John Flannery: @ Pentameron I'm just mocking the time signature, I've never seen just '4' before.
Pentameron: @ John Flannery Ah I see.
--------------------------------------------------------------------
ana yorum 2
Discord Baroque Society: gun
Pentameron: - 10 Etudes on Aksak Rhythms
sc: ​@Pentameron Espriyi(!) kaçırmışsınız efendim. Saygun'un soy ismini ingilizce düşününce "say gun" yani "gun de" diye algılayıp, gun demiş arkadaş :P Ben gülmekten yere düştüm masanın altından yazıyorum...
sc: Rofl, not.
Pentameron: @sc Oh dear, how in the world did I miss that? smacks my own face
--------------------------------------------------------------------
tartışma
Julio R: Could someone explain to me why in the first etude if the compass is 17/16 there are 14 pulses of 4 + 3? I know it's amalgamated time but... i dont understand.
sc: A metric unit (7 times 16th) with two different accent settings. thats the key to understand. I think "4" stands for a measure with four accents. And 2 stands for the other setting of 7/16 which has two accents. But im not sure, thats just an interpretation.
Ahmet İsmail Doğruel: because it's Turkish and weird (aksak) rhythm is created into Turkish music culture in BC 4000, aksak rhythm is use dual and triple rhythm. For example : 2nd etude is use müsemmen rhythm, müsemmen rhythm is 8 time rhythm and use 3+2+3.

sc: @Ahmet İsmail Doğruel İsa'dan önce 4000 yılı ile ilgili olan bilgiye dair kaynağı görmek isterim doğrusu. Paylaşabilir misiniz?

Ahmet İsmail Doğruel: @sc Ali uçan'ın "Geçmişten günümüze, günümüzden geleceğe Türk müzik kültürü" ismindeki kitabında bu konuya değinir ama o İ.Ö 3000 diye yazar. Yani Türk müziğine 6000 yıllık değil 5000 yıllıktır der. Ama moğol müzik araştırmacıları Altay dağının eteklerinde 6000 yıllık bir ağız kopuzu buldular, bu da kökenin İ.Ö 4000'e gittiğine kanıttır. Dilediğiniz gibi araştırma yapabilirsiniz, google'a "6000 yıllık ağız kopuzu" yazarsanız görürsünüz.

Ahmet İsmail Doğruel: @sc ki zaten Ali uçan her ne kadar İ.Ö 3000 diye yazmışsa da bu konu hakkında tarih hariç dediği her şey doğrudur, Ali uçanın o kitabını da araştırabilirsiniz, özetinin bulunduğu siteler var, örnek : https://www.mavi-nota.com/index.php?link=arastirma&no=13

sc: @Ahmet İsmail Doğruel Eğer ciddi konuşacak isek Türk müziği teorisinin kökenini ispatlı olarak Osmanlı'dan önceye götürmek imkansızdır zira ortada çalgılar ve rivayetler dışında bir ispat yoktur. O bulunan çalgılar ile ne tür bir müzik yapıldığını da zamanda seyahat edemediğimiz sürece bilemeyeceğiz. Aksi takdirde Türk müziğine tarih(ler) yakıştırmak mümkün, önemli olan nasıl bir yol izlediğiniz... Oturduğumuz yerden milli müzik ve dolayısıyla onun tarihini yaratma süreci Cumhuriyet ile başlayan siyasi güdümlü bir alışkanlık ne yazık ki... Siyaset de hakikat ile bir arada durmaz; fıtratı gereği zaman zaman hakikatten ayrılmak durumundadır.
Ahmet İsmail Doğruel: @sc Osmanlı'dan önceye götürülebilir bu arada, Dunhuang müzik notalarını ve sucup akari denen müzisyeni araştırabilirsiniz. Kendisi İslam'dan önceki Türk müziği bestecisi ve teorisyenidir. Asena çin prensi ile ya da kralı ile (tam hatırlamıyorum) evleneceği vakit, düğün için yanında pek çok Türk müziği teorisyenini, bestecisini ve müzisyenini yanında götürür, bu müzisyenlerden birisi de Sucup akari'dir, Sucup akari o dönemde kullanılan Türk müziği ses sistemini ve dizilerini çinli müzisyenlere yanında götürdüğü notalarla (Dunhuang müzik notalarıyla) örneklendirerek anlatır. Belli ki attığım kaynağa göz gezdirmemişsiniz maalesef, ilk attığım kaynağa bakın, daha sonrada şimdi attığım kaynağa bakın. https://acikders.ankara.edu.tpluginfile.php/106064/mod_resource/content/1/12.%20konu%20Orta%20Asya%20T%C3%BCrk%20M%C3%BCzik%20Notalar%C4%B1n%C4%B1n%20%C3%87in%20M%C3%BCzi%C4%9Fine%20olan%20Etkileri.pdf
sc: @Ahmet İsmail Doğruel Saydığınız kaynaklar malumum sayın Doğruel. Ayrıca bu kaynaklar 11. yüzyıla ait. Öte yandan elimize ulaşan yazılı kaynaklarda Türk müziği teorisini biraz da olsa açıklayan ilk örneklerindeki ses sistemiyle alakası bile yok. Makalenin içinde farazi ifadeler dolu, "olabilir, söylenebilir" ve sair. Kındi'nin bile ebced (nedense adı bile arapça) yazısını bu makaledeki mezkur yazı sisteminden almış olabileceği farz edilmiş, ispat derseniz ise yok. Yunancadan arapçaya çeviri hareketi diye bir şey duydunuz mu? Yunan geleneğinden gelen eserler de 10. yüzyılda arapçaya çevrilmişti. El Kındi elimizde tümüyle ispatı bulunan yunan geleneğinden öğrenmedi de bu kapsamı henüz belirsiz sistemden mi öğrendi yani? Ali Ufki'nin mecmua-i saz-i söz'ündeki müzik terimlerinimn yüzde kaçı Türkçe'dir? Kültür su gibidir, yüksekten alçağa; daha ılımlı konuşursak, karmaşıktan basite doğru meyleder. Bunu görmeyen gözlere, duymayan kulaklara bir şey söyleyeceğim yok. Türk müziğine olmayan bir zemin oluşturmaya çalışan fanatikler ile çok uğraştım, artık usandım doğrusu.
sc: @Ahmet İsmail Doğruel Sonuç olarak: Aksak usullerin İsa'dan önce 4000'e gittiğini varsayarsanız sizi kimse ciddiye almaz. Uçan adam sabri misali olur yani.
sc: @Ahmet İsmail Doğruel Her şeye rağmen çabanızı takdir ediyorum. Gençlerimizin (hatalı da olsalar) bir yabancı dilde kendisini dünyaya anlatmaya çalışması, fikirlerini sunması umut verici bir olay. Ancak bilimsel düşünmeye ve metodolojiye ihtiyaç büyük, lütfen göz ardı etmeyin. Türk tarihi araştırırken Türkçü, Türk müziği araştırırken Türk müzisyeni kimliğimizden kurtulmazsak olduğumuz yerde sayıyoruz. Hatta birbirimizi yiyoruz. Türk müziği nedir, nasıl olmalıdır, kime aittir, kökenleri nereye dayanır gibi meseleler üzerine dönen amatörce milliyetçi kavgaların kitaplarını üst üste dizsek boyumuzu ikiye katlar. Sayfalarca yazılmış kitap, o böyle dedi, beriki böyle kodudan öteye gitmedi. Dağ fare bile doğurmadı. 80-90 yıllık bir süreçten bahsediyorum. Hala da hınçlarını alamadılar üstelik. Dediğim gibi, ben de isterdim yüksek bir müzik kültürünü ispatıyla ortaya koymayı, ama ispatı olmayınca ne edeceksin? Din değil ki bu, "görmesem de inanırım, o vardır" diyesin...
submitted by fgmer to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.23 00:53 wovlxrd En komik Futbolcu İsimleri xD Yerlere Yatacaksınız !!!!!

En komik Futbolcu İsimleri xD Yerlere Yatacaksınız !!!!!
Çek Cumhuriyeti................Tutsiki Yançek Rusya....................Alexandır Siksallandır Belarus....................... ...Ivan Divandelen Almanya....................... ......Hasgöte Eller Portekiz...................... .Domalana Kortez Yunanistan.................... Dimitris Pipisipis İtalya........................ ....Sikenbeni Bellimi Japonya...............Oramakom a Buramako Japonya (yedek).................Osiki Sokama Suudi Arabistan...........Elamdan Mahrum Fransa........................ .......Madam Bolam Çin........................... .........Çoksoktun çek BAE........................... ..Elhabibi Göttabibi Türkiye....................... ....Refik Koralttan Türkiye (yedek).................Fenasi Kerim sinopta kurkamp (hollanda) çokfena esiyola (gana) nediyon lansen (norveç) aferin sanabe (nijerya) onebe kimlanbu (ugandalı sağ açık) vermidon ha*** (sırp sol açık) bi geliversen (norveç asıllı danimarkalı) bunun olurukaça (nijerya yöresinden) onegol dube (meksika) pasver miyonhiç (yugoslav forvet) hadiiyi dersler (alman forvet) verecen el-mahkum (tunuslu müzmin yedek) benyapmam yeminbillah (mısırlı kasap ortasaha) olof bırakallasen (isveçli genç defans) zuhaha ehue (togolu sağ açık) labidur hyardiøsunn (izlandalı sağ bek) nedyøn olmsen (norveçli ortasaha) adam youssef-youssef sichards(fas asıllı ingiliz sağ açık) artistim nevarlan (uruguaylı yırtıcı forvet) tutamazsan iazaroff (japon-rus santrafor) d'efansen belkemy (ana fransız baba irlandalı) elvar penaltı (boşnak) XD allahtan böyle isimlerimiz yok
submitted by wovlxrd to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.04 19:27 kemkomacar95 Ankara'da sayıları anlamsızca artan Çinli Tinder kullanıcısı kadınlar

Bir senedir yurtdışındaydım ve iki hafta önce yurda dönüş yaptım. Tinder'la oyalanırken, geçen sene rastlamadığım kadar Çinli kadın profili gördüm.
Filipinli çocuk bakıcıları ve Rus kadınları haricinde genelde yerli unsurlarla dolu olurdu Ankara'nın dişi Tinder kitlesi. Paranoyak değilim ve komple teorisi düşkünü bir adam da hiç olmadım. Ancak şu pandemi döneminde bu sayıda Çinli kadın neden Ankara'yı tercih eder, aklım almıyor. Siz yaşadığınız illerde benzer bir anomali gözlemlediniz mi? Yoksa sadece Ankara'ya özgü bir durum mu bu?
Aşk dolandırıcılığı (Romance Scam) yapmak için açılan sahte hesaplar olmaları ihtimali yüksek diye düşünüyorum ama Ankara özelinde olası casusluk faaliyetlerini de dışlayamıyorum.
submitted by kemkomacar95 to Turkey [link] [comments]


2020.08.27 17:28 fgmer En komik Futbolcu İsimleri xD Yerlere Yatacaksınız !!!!!

En komik Futbolcu İsimleri xD Yerlere Yatacaksınız !!!!! Çek Cumhuriyeti................Tutsiki Yançek Rusya....................Alexandır Siksallandır Belarus....................... ...Ivan Divandelen Almanya....................... ......Hasgöte Eller Portekiz...................... .Domalana Kortez Yunanistan.................... Dimitris Pipisipis İtalya........................ ....Sikenbeni Bellimi Japonya...............Oramakom a Buramako Japonya (yedek).................Osiki Sokama Suudi Arabistan...........Elamdan Mahrum Fransa........................ .......Madam Bolam Çin........................... .........Çoksoktun çek BAE........................... ..Elhabibi Göttabibi Türkiye....................... ....Refik Koralttan Türkiye (yedek).................Fenasi Kerim
sinopta kurkamp (hollanda)
çokfena esiyola (gana)
nediyon lansen (norveç)
aferin sanabe (nijerya)
onebe kimlanbu (ugandalı sağ açık)
vermidon ha*** (sırp sol açık)
bi geliversen (norveç asıllı danimarkalı)
bunun olurukaça (nijerya yöresinden)
onegol dube (meksika)
pasver miyonhiç (yugoslav forvet)
hadiiyi dersler (alman forvet)
verecen el-mahkum (tunuslu müzmin yedek)
benyapmam yeminbillah (mısırlı kasap ortasaha)
olof bırakallasen (isveçli genç defans)
zuhaha ehue (togolu sağ açık)
labidur hyardiøsunn (izlandalı sağ bek)
nedyøn olmsen (norveçli ortasaha)
adam youssef-youssef sichards(fas asıllı ingiliz sağ açık)
artistim nevarlan (uruguaylı yırtıcı forvet)
tutamazsan iazaroff (japon-rus santrafor)
d'efansen belkemy (ana fransız baba irlandalı)
elvar penaltı (boşnak)
XD allahtan böyle isimlerimiz yok
submitted by fgmer to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.14 00:25 hakan-hakan Mafia 2

Öncelikle yazım hatalarını siktir edin
Ben clemente'ninde o çinli wong'unda carlo falconeninde derek'inde steve'inde luca'nında brian o neill'inde amk
Orospu çocukları gidip kücücük çocuğu öldürdüler ne istedinuz lan ne bide benim canım henrymide katlettiler bıçakladılar adamın amına koydular he bu arada o tefeci pezevenkinde amınakoyayım babamızı borç batağına sokmuş piç hele o steve varya babamızı boğarak öldürmüş denizde
Bide çapulcu puştlar lan şerefsizler evimden ne istediniz beee evimi neden yaktınîz alçak herifler bide vitonunda az amına koyayım tommyi niye öldürdün piç adam kendi halinde bahçesini suluyodu salierininde amına koyayım adam pauile ile bizi aracî olarak kullanıyomuş
Ama özelliklede samın amınakoyayım alçak şerefsiz halsiyetsiz anasına atom bombası atıp üzerinede peynir basîp ağızına tıktımın yavşağı adamın 3 kere götünü kurtarıyoriz adam bize ihanet ediyor ama joe adamdır
submitted by hakan-hakan to KGBTR [link] [comments]


2020.07.31 16:29 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11
https://preview.redd.it/bkq1v2rcd7e51.png?width=640&format=png&auto=webp&s=ae8b2d43ce820e78b0d7e427e4fa97d04b77f937

Marksizm 6

Dönemimizin tarihi açısından, Pierre Joseph Proudhon’un 1848 yılı Fransız Şubat Devrimi sonrasında kendi halkına adalet ve özgürlük toplumu kurmak için ne yapması gerektiğini anlattığı zaman hatırlanmaya değer bir andı. Proudhon, hala, bütün yönleriyle, zamanının tüm devrimci yoldaşları gibi, 1789’da haricen patlak vermiş ve o zamanlar hissedildiği üzere karşı devrim ve müteakip hükümetler tarafından daha başından bastırılmış olan devrim geleneğinde yaşıyordu. Proudhon dedi ki: Devrim feodalizme son verdi. Feodalizmin yerini yeni bir şeyler almalıydı. Feodalizm, Devletin ekonomi alanındaki bir düzeniydi, bağlılıkları açıkça ifade edilmiş askeri bir sistemdi. Özgürlükler yüzyıllar boyu feodalizmin altını oymuştu; sivil özgürlükler giderek daha fazla zemin kazanmıştı. Fakat bunlar, eski düzeni ve güvenliği de, eski birlikleri ve cemiyetleri de tahrip etmişti. Birkaç insan yeni özgürlük ve hareketlilik sayesinde zengin olurken, kitleler zorluğa ve güvencesizliğe maruz kalmışlardı. Hem herkes için özgürlüğü koruyup, genişletip ve yaratıp hem de güvenliği, mülk ve yaşam koşullarının büyük eşitlenişini, yeni düzeni nasıl gerçekleştirebiliriz?
Proudhon, devrimin, militarizme yani hükümete son verip vermeyeceğini; görevinin politikayı toplumsal yaşamla, politik merkeziyetçiliği ekonomik çıkarların doğrudan birliğiyle, insanlara hükmeden değil işle ilgilenen bir ekonomik merkezle ikame etmek olup olmadığını devrimcilerin henüz bilmediğini söyler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon diyor ki, siz Fransızlar, küçük ve orta ölçekli çiftçilersiniz, küçük ve orta ölçekli esnafsınız; tarımda, sanayide, ulaşımda ve iletişimde faalsiniz. Şu ana kadar bir araya gelmek ve birbirinizden korunmak için krallara ve onların memurlarına ihtiyaç duydunuz. 1793’te devletin kralını lağvettiniz ancak ekonominin kralını, altını elde tuttunuz. Böylelikle ülkede bela, düzensizlik ve gelecek kaygısı bıraktığınız için kralların ve memurlarının ve orduların geri dönmesine izin vermek zorunda kaldınız. Otoriter aracıları defedin. Parazitleri ortadan kaldırın. Çıkarlarınızın dolaysız birliğinden emin olun. O zaman feodalizm ve devletin varisi olan bir topluma sahip olacaksınız.
Altın nedir? Sermaye nedir? Bu, bir ayakkabı, masa ya da ev gibi bir şey değildir. Bir şey değildir, gerçek bir şey değildir. Altın, ilişki için bir işarettir. Sermaye insanlar arasında ilişki olarak ileri geri giden bir şeydir. İnsanlar arasında bir şeydir. Sermaye itibardır; itibar, çıkarların karşılıklılığıdır. Şu anda devrim içindesiniz. Devrim – heves, güven ruhu, eşitlenme coşkusu, bütün için gayret arzusu – sizin başınıza geldi, sizin aranızda oluştu: kendiniz için doğrudan karşılıklılık yaratın. Hiçbir parazit, vampir-benzeri aracı olmadan kendi çalışmanızın üretimi ile birbirinize gittiğiniz bir kurum tesis edin. O zaman hiçbir vasi otoriteye ne de en yeni beceriksizlerin, Komünistlerin, bahsettiği siyasi hükümetin mutlak iktidarının ekonomik yaşama aktarılmasına ihtiyaç duymayacaksınız. Görev şudur: ekonomik ve kamusal yaşamda özgürlüğü öne sürmek ve yaratmak ve zorluğun, güvenliksizliğin, eşyanın sahipliği değil de insan ve köle-sahipliğinin hâkimiyeti olan mülkiyetin ve tefecilik olan faizin lağvedilmesi için eşitlenmeden emin olmak. Bir takas bankası yaratın!
Takas bankası nedir? Özgürlük ve eşitlik için dışsal bir biçimden, objektif bir kurumdan başka bir şey değildir. Kim faydalı bir işle uğraşıyorsa – çiftçi, esnaf, işçiler birliği – hepsi, basitçe, çalışmaya devam etmelidir. İşin örgütlenmeye, diğer bir deyişle otoriteler tarafından emredilmesine ya da millileştirilmesine ihtiyacı yoktur. Halkın ihtiyaç duyduğu her şeyin üretimi sırasında marangoz mobilya yapar; ayakkabıcı çizme yapar; fırıncı ekmek pişirir vs. Marangozsun, ekmeğin mi yok? Elbette ki fırıncıya gidip fırıncının ihtiyacı olmayan sandalye ve dolabı teklif edemezsin. Takas banka git ve siparişlerini ve ürünlerini evrensel geçerli çeke dönüştür. Proleterler, ücret için çalışmak üzere müteşebbise bundan böyle gitmek istemiyor musunuz? Bağımsız olmak mı istiyorsunuz? Fakat ne atölyeniz, ne aletleriniz ne de yiyeceğiniz mi var? Bekleyemiyorsunuz ve kendinizi hemen mi kiralamanız gerekiyor? Lakin müşterileriniz mi yok? Diğer proleterler, siz proleterler, hepiniz, sömürücü simsarların aracılığı olmadan ürünlerinizi birbirinizden satın almak istemez misiniz? Sonra kendi alım-satımlarınızdan emin olun, siz ahmaklar! Müşteri muteberdir. Müşteri bugün adlandırıldığı üzere paradır. Sıralama her zaman yoksulluk-kölelik-iş-ürün şeklinde olmak zorunda değil midir? Karşılıklılık, eşyanın yönünü değiştirir. Karşılıklılık doğanın düzenini yeniden sağlar. Karşılıklılık paranın kurallarını kaldırır. Karşılıklılık birincildir: çalışmak ve ihtiyaçlarını karşılamak isteyen tüm insanlara imkân veren, insanlar arasındaki ruhtur.
Proudhon, hiç suçlu aramayın, herkes suçludur, diyor. Bazıları köleleştirir ve diğerleri en temel ihtiyaçları alıp götürür ya da en az ihtiyacı geride bırakır yahut acenta ve denetmenler olarak köleleştiren efendilere hizmet eder. İntikam ruhu, öfke ya da yıkıcılıktan meydana gelmeyecektir, yeni toplum. Yıkım, yapıcı bir ruh ile gerçekleştirilmelidir. Devrim ve muhafaza etme birbirini dışlamaz.
Eski Romalıları taklit etmekten vazgeçin. Jakobit[1] diktatörlük rolünü geçmişte oynadı fakat tribünlerin büyük tiyatroları ile güzel davranışlar sizin toplumunuzu yaratmaz. Gerçek hayatta yürütülmelidir. Faydalı nesneleri yeterli miktarda yaparsınız; faydalı şeyleri adil dağılım ile tüketmek istersiniz; o halde doğru bir biçimde takas etmelisiniz.
Çalışma ile yaratılmamış şeyin, der Proudhon, değeri yoktur; işçiler kapitalistlerin üstünlüğünü yaratmıştır ve siz yarattığınız değerleri saklayıp kullanamazsınız çünkü siz yalıtılan ve mal sahiplerinin servetini artıran ve böylelikle onlara köleler ve mülk üzerinde iktidar sağlayan mülksüz insanlarsınız. Fakat bu durumda o, sadece imtiyazlının elindeki birikmiş malın mevcut stoklarına bakmanın ve de bunları sadece siyaset ya da şiddet yoluyla onlardan almayı düşünmenin ne kadar çocukça olduğunu söyleyebilir. İşçiler tarafından yaratılan değer her zaman değişir, her zaman dolaşımdadır. Bugün değer, kapitalistten tüketici olarak işçi aracılığıyla kapitaliste geri döner; değer, kapitalistten tüketici işçilere gitsin fakat onlardan tekrar kapitalistlere değil, aynı işçilerin, üreten işçilerin ellerine dönsün diye kendinizin karşılıklı davranış biçimini dönüştürerek yeni kurumlar tesis edin.
Proudhon tüm bunları, benzersiz bir güçle, ciddiyet ve coşkunluğun, tutkunun ve objektifliğin büyük bileşimi ile kendi halkına söylemişti. Proudhon, devrim, çözülme, geçiş ve kapsayıcı ve temel önlemler olasılığı anında yeni toplumu yaratacak, hükümetin son yasası olacak ve hükümeti söylendiği gibi geçici hükümet yapacak bireysel adımları ve kararları önermişti.
Ses oradaydı fakat dinleyiciler yoktu. Doğru zaman oradaydı fakat geçip gitti ve şimdiyse sonsuza dek yok oldu.
Proudhon biz sosyalistlerin yeniden keşfettiği şeyi; sosyalizmin her zaman mümkün ve her zaman imkânsız olduğunu biliyordu. Sosyalizm, doğru insanlar onu istediğinde diğer bir deyişle onu eyleme koyduğunda mümkündür ve insanlar onu istemediğinde ya da sözüm ona onu isteyip ona göre harekete geçemediğinde imkânsızdır. O yüzden bu adamın sesi duyulmadı. İnsanlar onun yerine incelediğimiz ve reddettiğimiz yanlış bilimi sunan, sosyalizmin kapitalist büyük sanayinin doruk noktası olduğu ve çok az kapitalistin şimdiden neredeyse sosyalist olmuş kurumların özel mülkiyetine sahip olduğunda geldiğini, böylelikle birleşmiş proleter kitlelerin özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete geçirmesinin kolay olacağını öğreten bir başka sesi duydu.
Sentez adamı Pierre Joseph Proudhon yerine, analiz adamı Karl Marx duyulmuş ve dolayısıyla çözülme, çürüme ve çöküşün devam etmesine izin verilmişti.
Analiz adamı Marx, kendi kelime haznesinde hapsedilen sabit, katı kavramlarla çalıştı. Bu kavramlarla Marx, gelişim yasasını açıklamak ve adeta zorla kabul ettirmek istedi.
Sentez adamı Proudhon kapalı kavramsal kelimelerin yalnızca daimi devinim için sembol teşkil ettiklerini bize öğretti. Kavramları akan devamlılık içerisinde eritti.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon, şey-kelimeleriyle ilgili hiçbir sorunu çözmeyi istememiş; hareketleri belirleyen kapalı şeyler ve ilişkiler, apaçık bir varlık, oluş, kaba görünürlük, görünmez değişim yerine ve son olarak – en olgun yazılarında – toplumsal ekonomiyi psikolojiye dönüştürmüştür. Öte yandan psikolojiyi de kaba bireysel psikolojiden – ki bireyden yalıtılmış bir şey çıkarır – insanı bir dizi sonsuz, bölünmez ve ifade edilemez oluş şeklinde tasavvur eden toplumsal psikolojiye dönüştürmüştür. Bu bakımdan Proudhonizm diye bir şey yoktur, sadece Proudhon vardır. O halde Proudhon’un belli bir an için hakikatle ilgili söyledikleri, şeylerin on yıllardır devam etmesine izin verildiği günümüzde, artık uygulanamaz. Geçerli olan yalnızca Proudhon’un düşüncelerinde baki olandır; kendisine ya da geçmiş herhangi bir tarihsel ana körü körüne dönmek için hiçbir girişimde bulunulmamalıdır.
Marksistlerin Proudhon hakkında söyledikleri, yani onun sosyalizminin küçük burjuva ve küçük çiftçi sosyalizmi olduğu, bizim de tekrar etmemize izin verin, tamamen doğrudur ve onun en yüksek unvanıdır. Onun sosyalizmi, diğer bir ifadeyle, 1848 ila 1851 arası sosyalizmi, Fransız halkının 1848 ila 1851 arası sosyalizmidir. O anda mümkün ve gerekli olan sosyalizm idi. Proudhon, bir Ütopyacı ya da bir peygamber değildi; bir Fourer de değildi, Marx da. Eylem ve kavrama adamı idi.
Burada açıkça 1848-1851 yıllarının adamı olan Proudhon’dan bahsediyoruz. Bu adam şöyle söylemişti ve yaşadığı çağ onun böyle söylemesi için teşekkül etmişti: “Siz devrimciler, eğer bunu yaparsanız, büyük dönüşümü başaracaksınız.”
1848 yılının adamından olduğu kadar öğrenecek şeyimiz olan sonraki yılların adamı, devrimden sonra söylediği devrimci konuşmaları, beyhude melodramatik ya da pornografik bir öz-taklit ile tekrar etmeyi istemedi. Her şeyin kendi zamanı vardı ve devrim sonrasındaki her an, geçmişin büyük anında yaşamları durmamış herkes için devrim öncesi zamandı. Proudhon, aldığı pek çok yaradan kaynaklı kanamaya rağmen yaşamaya devam etti. O zaman şunu sordu kendisine: “Ben, eğer yaparsanız dedim; fakat neden yapmadılar?” Cevabını buldu ve sonraki çalışmalarında bu cevabı yazdı. Bu cevabın bizim dilimizdeki karşılığı şudur: “Çünkü ruh yoktu.”
Ruh, o zaman da yoktu ve 60 yıldır da yok ve hiç olmadığı kadar derine batıp kayboldu. Şu ana kadar gösterdiğimiz her şey bir cümle ile özetlenebilir: Tarihte öngörülen sözüm ona doğru anı beklemek bu hedefi daha da uzak bir tarihe ertelemiş ve bulanık bir karanlığa itmiştir; ilerlemeye ve gelişmeye duyulan güven gerilemenin adı idi ve bu “gelişme” dış ve iç koşulları yozlaşmaya daha da çok adapte etti ve büyük değişimi hiç olmadığı kadar uzak kıldı. Marksistler, insanlar kendilerine inandığı sürece “Henüz zamanı değil!” derken haklı olacaklar ve asla daha az değil, her zaman daha fazla haklı olacaklar. Bir deyişin, bu deyiş söylendiği ve çabucak duyulduğu için doğru olduğunu söylemek yaşamış ve meydana gelmiş en korkutucu çılgınlık değil midir? Ve herkesin oluşu, sanki nihai, tamamlanmış bir oluşmuş gibi ifade etme girişiminin, insanların zihinlerinde bunun güç kazanması halinde biçim ve yaratıcılığın güçlerini eninde sonunda zayıflatmak zorunda olduğunun farkına varması gerekmez mi?
Marksizme yılmadan saldırmamızın sebebi budur. Bu yüzden işin peşini bırakamayız ve ondan tüm kalbimizle nefret etmeliyiz. Marksizm bir tarif ve bilim değildir. Öyleymiş gibi davranmaktadır; fakat acizliğe yadsıyıcı, yıkıcı ve sakatlayıcı bir çağrı, irade eksikliği, teslimiyet ve kayıtsızlıktır. Sosyal Demokrasi’nin detaylar üzerinde arı-gibi çalışması – laf arasında söyleyelim Sosyal Demokrasi, Marksizm değildir – bu yetersizlik onun yalnızca öteki yüzüdür ve yalnızca sosyalizmin orada olmadığını ifade eder zira sosyalizm küçük ve büyük meselelerde bütünü hedefler. Bu tür bir detaylı olmayan çalışma sadece kasırgadaki bir kuru yaprak gibi mevcut anlamsızlığın döngüsünde, sadece pratiğe geçirilen, sürüklenişi reddedilecektir.
Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler. Marksistler, Hegel tarzında bir ilerlemeye inanırken, revizyonistler Darwin tarzı bir evrimin taraftarıdırlar. Artık felakete ve aniden oluşlara inanmıyorlar; kapitalizmin ani bir devrim ile sosyalizme dönüşmeyeceğine fakat tedricen daha katlanılabilir bir biçim alacağına inanıyorlar.
Bunlardan bir kaçı sosyalist olmadıklarını kabul etmeyi tercih edebilir ve parlamentarizme ve parti politikalarına, oy toplamaya ve monarşizme adaptasyonlarında şaşırtıcı bir biçimde başarılı olabilirler. Diğerleri ise kendilerini hala tümüyle sosyalist olarak görebilir. Bunlar, işçilerin özel durumlarında, sözde endüstriyel anayasalcılık sayesinde işçilerin üretimdeki payında ve tüm ülkelerde demokratik kurumların genişlemesi sayesinde kamusal ve yasal koşullarda daimi, yavaş ve fakat durmayan bir iyileşme gördüklerine inanırlar. Hem kabul ettikleri hem de kısmen sebep oldukları Marksist doktrinin başarısızlığı üzerinden kapitalizmin hâlihazırda sosyalizm yolu üzerinde bulunduğunu ve bu gelişmeyi enerjik bir biçimde teşvik etmenin de sosyalistlerin görevi olduğu sonucunu çıkarırlar. Bu görüşleriyle, Marksizm’in ilk başta söylediği şeyin çok da uzağında düşmezler. Sözüm ona radikaller de her zaman aynı yol üzerindeydiler ve sadece bu görüşün devrimcilikle kırbaçlanmış ve bir araya gelmiş seçmen kitlelerine söylenmemesi dileğine sahiptirler.
Marksistlerin revizyonistlerle olan gerçek ilişkisi şu şekildedir: Marx’ın ve onun en iyi havarilerinin aklında, koşullarımızın tamamı kendi tarihsel bağlamları içerisinde yer aldığı ve bunların genel kavramlar altında toplumsal yaşamımızın detaylarını düzenlemeye çalıştığı vardır. Revizyonistler, yerleşik genellemelerin yeni doğan gerçekliklerle örtüşmediğini çok net gören fakat yine de çağımızı külliyen, yeni ve temelde farklı bir şekilde anlamaya ihtiyaç duyan karakteristik şüphecileridirler.
Marksizm, bir süre için, çok sayıda ıskat edilmişin kendi yoksulluğunun, doyumsuzluğunun farkına varmasına ve topyekûn bir değişim için ideal bir haleti ruhiyeye yol açmıştır. Bu süremezdi çünkü söz konusu bilimsel aptallığın ektisi altında kitleler beklemeye yönelmiş ve herhangi bir sosyalist faaliyet yapamaz hale gelmiştir. Bu şekilde, kitleler, siyasi ve demagojik yöntemlerle sürekli cesaretlendirilmemiş olmasalardı, tedrici bir dinginlik ve sakinlik çoktan kitlelere geri dönerdi. Revizyonistler erken kapitalizmin en kötü barbarlığının ortadan kalktığını, işçilerin proleter koşullara daha da alıştığını ve kapitalizmin hiçbir şekilde kendi çöküşüne yakın olmadığını şimdilerde görüyorlar. Elbette bizler, bunların tamamında, kapitalizmin sürdüğü muazzam tehlikeyi görüyoruz. İşin aslı, işçi sınıfının durumu – bir bütün olarak görüldüğünde – iyileşmemiştir. Aksine yaşam daha da zor ve nahoş bir hal almıştır. O kadar nahoş bir hale gelmiştir ki işçiler neşesizleşmiş, ümitsizleşmiş ve ruh ve karakter bakımından yoksullaşmıştır. Fakat en önemlisi sosyalizm için mücadele, doğru mücadele, münhasıran acıma hislerine ya da öncelikle belli bir insan sınıfının kaderine bağlı olmaz. Toplumun temellerinin tümden dönüşümü ile ilgilidir. Hedefi yeni bir yaratımdır.
Bizim işçilerimiz bu halet-i ruhiyeyi giderek kaybetmiştir (zira hiçbir zaman halet-i ruhiyeden daha fazlası olmamıştır), çünkü Marksizmde çözülme ve iktidarsızlık unsurları başından itibaren öfke kuvvetlerinden daha güçlüydü ve herhangi bir olumlu içerikten de yoksundu. İşçi sınıfının, Tanrının ya da tarihsel zorunluluk gereği gelişimin seçilmiş insanları değil, daha ziyade en şiddetli acı çeken insanların bir kısmı olduğunu hâlihazırda bilenler açısından revizyonizm fenomeni ve onun hoşgörülü şüpheciliği sadece eylemsizlik, kararsızlık ve kitlelerin rehaveti üstündeki “ideolojik üstyapı”dır ve işçi sınıfı sefalete eşlik eden ruhsal değişimler yüzünden bilgi elde etmeyi en zor iş olarak görecektir. Bu alandaki tüm genellemelerden kaçınmak en iyisidir. İşçi sınıfı oldukça farklıdır ve acının çok farklı insanlar üzerinde her zaman çok farklı etkileri olur. Fakat acının büyük kısmı birinin kötü durumunun kavranmasıdır ve en azından bu ölçüde hiç acı çekmemiş kaç proletarya vardır!
Devrim başarısız olduktan sonraki zamanlarda, devrimden önceki bu altmış yıl boyunca, ilişkilerin nasıl değiştiğini biliyoruz. Bunlar kapitalizmin uyumunun, proleterleşmenin on yılları idi ve pek çok açıdan hâl-i hazırda kalıtsal hale gelmiş gerçek bir adaptasyondu. İnsanlar arasındaki ilişkilerde bozulma vardır ki bireysel insanlara ait pek çok bedenin şimdiden fark edilir bir biçimde çürümesine dönüşmüştür.
Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir.
Burada bahsettiğimiz muazzam bir tehlikedir. Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir. Buna rağmen insanlar birbirine karşı çok aptalca, çok alçakça hareket edebilir. Tümüyle esarete teslim olabilir ve kendi gaddarlıklarını kabul edebilir: Tüm bunlar insanlar arasında bir şeydir, kendilerine kararlı, canlı duyguların hizmet etmesi halinde işlevsel ve gelecek nesilde ya da hâlihazırda yaşayan insanlarda değiştirilebilen bir şeydir. Toplumsal ya da genellikle söylendiği gibi psikolojik ilişkiler meselesi olduğu müddetçe bu durum henüz kötü değildir. Kitlesel sefalet, yoksulluk, açlık, evsizlik, psikolojik yılgınlık ve ahlak bozukluğu ve zevk düşkünlüğü, aptalca lüks, militarizm, ruhsuzluk – hepsi, oldukları halleriyle kötüdürler, isabetli bir doktor gelirse yaratıcı ruhtan, büyük devrimden ve yenilemeden (regeneration) çıkarsa bunları tedavi edilebilir. Fakat tüm zorluk ve baskı ve ruhsuzluk insanlar arasında bir şeyler olmaktan çıkarsa, ruhta bulunan ilişkiler bozulursa, adına ruh dediğimiz insanlar arası ilişkiler kompleksine bundan böyle rahatsızlık vermezse, kronik yetersiz beslenme yerine, alkolizm, uzun süreli acımasızlaşma, sürekli tatminsizlik, akut ruhsuzluk (ki ruh ve sosyal yapı açısından önemi, ağı açısından örümceğin önemi gibidir) bireysel bedenlerde kapsamlı etkilerle birlikte değişimlerle sonuçlanırsa, o zaman hiçbir çare yardımcı olamayacaktır ve halk ya da halkların tüm kesimleri yıkıma mahkûm olabilecektir. Halkların her zaman yok olması gibi, onlar da yok olacaktır: diğer, sağlıklı halklar bunların efendileri olur ve halkların karışımına dönüşür ve hatta bazen de kısmi imha yaşanır – eğer, en azından diğer, sağlıklı halklar hala yaşıyorsa. Kimse uluslar tarihinin ilk dönemlerinden analojilerle ucuz oyunlar oyamamalıdır. Çünkü zamanı geldiğinde, şeyler, gene, sözde ulusların göçü denilen zamanlarda yaptıkları gibi ilerlemek zorunda değildir. İnsanoğlunun başlangıç zamanlarında yaşıyoruz ve bu yeni başlamış insanoğlunun sonunun başlangıcı olabileceği tümüyle göz ardı edilemez. Belki de hiçbir çağ gözlerinin önünde dünyanın sonunun bu kadar tehlikeli bir biçimde belirdiğini biziler kadar görmemiştir.
Gerçek ilişkiler kompleksi bakımından insanoğlu, dışsal bağlarla ve içsel çekimle ve ulusal sınırları aşan dürtüyle bir arada duran bir dünya toplumu elbette ki henüz mevcut değildir. Fakat bunun vekilleri oradadır ve bunlar bir ersatz’dan daha fazlası olabilir. Bunlar, başlangıç olabilir: dünya pazarı, uluslararası anlaşmalar ya da hükümet politikaları, uluslararası örgütler ve çeşitli türde kongreler, küre çevresinde trafik ve iletişim, bunların hepsi, eşitlik olmasa bile, en azından çıkarların özümsenmesini, gelenekleri, sanatı veya sanatın modaya uygun yedeğini, teknoloji ruhunu, siyasi biçimleri daha da çok yaratmaktadır. İşçilere de bir ulustan diğerine giderek daha fazla ödünç verilmektedir. Dahası tüm ruhsal gerçeklikler – din, sanat, dil, genelde ortak ruh – orada ikişerli bulunmaktadır ya da bize doğal bir zorunluluk gereği ikişer ( birincisi birey ruhunda nitelik olarak ya da meleke olarak ve ikincisi insanlarla yaratıcı örgütler ve birliklerin iç içe geçtiği bir şeyler olarak) görünmektedir. Tüm bunlar özensiz bir biçimde ifade edilmiştir. Geçiş yaparken düzeltilebilecek olan hemen yapılacaktır fakat bu zamanda bu dil eleştirisi uçurumunun ve fikirler teorisinin (ikisi de birbirine aittir) derinine inemeyiz. Tüm bunlara şunu söylemek için değinildi: medeniyet (humanitas), humanité, humanity ve beşeriyet ki bunlara şimdilerde göstermelik merhametli bir lütuf, zayıflatılmış ve derinlik yoksunu bir ifade ile “insaniyet”(humaneness) diyoruz – tüm bu kelimeler, aslen sadece bireyde yaşayan ve hükmeden insanoğluna atfedilmekteydi. Bir zamanlar, en azından Hıristiyanlığın tam zamanında çok güçlü bir şekilde vardı, fiziken çokça hissediliyordu. Özdeş toplum olarak mütekabiliyet bireyde temerküz eden ve bireyler arasında büyüyen beşeriyete geldiğinde ancak dışsal anlamıyla gerçek beşeriyete varabileceğiz. Bitki tohumunda bulunur, tıpkı, tohumun, atalarına ait bitkilerin sonsuz zincirinin cevheri olması gibi. İnsanoğlu hakiki varlığını bireyin insaniliğinden alır. Bireyin insaniliğinin sadece geçmişin sayısız neslinin varisi olması da tıpkı böyledir. Olan şey oluştur, küçük evren (mikrocosm), evrendir (macrocosm). Birey halktır, ruh toplumdur, düşünce birlik bağıdır.
Fakat bildiğimiz birkaç bin yıllık tarihte insanoğlu ilk kez tam anlamıyla ve tam kapsamlı olarak haricen birleşmek istiyor. Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir. Tüm dünyada insanoğlu yaratılmak istemektedir ve bunu, eğer birleşmiş insanoğlunun başlangıcı, sonu olmayacaksa, insanoğlunun başına güçlü bir yenilenme geldiği o anda istemektedir. Önceden bu tür bir yenilenme genellikle geri kalandan ve kültürel karışımdan ortaya çıkan yeni halklar ile ya da göç alan yeni ülkelerle özdeşti. Halklar birbirine ne kadar çok benzerse ülkeler o denli yoğun iskâna tabi oluyordu ve dışarıdan veya içeriden bu tür bir yenilenme için umut da o kadar az oluyordu. Hâlihazırda kendi halklarımızdan ümit kesmek isteyenler ya da en azından zihinlerin radikal yenilenmesi için dış dürtünün ve canlı enerjinin dışarıdan, şifalı uykularından yeni uyanmış eski halklardan gelmesi gerektiğine inananlar, hala, Çin, Hindu ya da belki Rus halkları için umut inşa edebilir. Bazıları, çocuksu Kuzey Amerikan barbarlığı arkasında belki de hala saklı kalmış bir idealizmin ve fevkalade patlak verecek coşkun bir ruha ait fazla enerjinin olduğunu yine de ümit edebilir. Ancak 40 ya da 50 yaşlarında olan bizlerin bu romantik beklentiler yüzünden gene de hayal kırıklığı yaşayacağımız ve Çinlilerin Batıyı taklitte Japonya’yı takip edeceği, Hinduların salt çürüme kanallarına hızlıca geri kaymak, vs. için yükseleceği akla yatkındır. Asimilasyon çok hızlı ilerlemektedir. Medeniyet ve medeniyetle birlikte gerçek fiziki ve psikolojik çöküş yayılmaktadır.
Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir.
İhtiyacımız olan cesareti ve ivediliği elde etmek için kendimizi bu boşluğa bırakmalıyız. Bu sefer yenilenme bilinen herhangi bir zamana kıyasla daha güçlü ve farklı olmalıdır. Sadece kültür ve beraberinde yaşamın insani güzelliğini arıyor değiliz. Bir çare arıyoruz; kurtuluş arıyoruz. Yeryüzünde bugüne kadar var olmuş en büyük dışsal katman yaratılmalıdır ve bu katman, imtiyazlı tabakada – küresel insanoğlu – şimdiden hazırlanmaktadır. Yine de bu, harici bağlarla, anlaşmalarla ve hükümetsel yapı ya da korkunç buluş olan dünya devleti ile gelemeyecek, ancak en küçük grupların, yukarıdaki tüm toplulukların yeniden tesis edilmesi ve en bireysel bireyselcilik ile gelecektir. Şümullü bir toplum inşa edilmeli ve inşa küçük ölçekte başlamalıdır; tüm mıntıkalara uzanmalıyız ve bunu da ancak çok derin kazarsak yapabiliriz zira bundan böyle dışarıdan daha fazla yardım gelemez. Artık işgal edilmemiş hiçbir toprak yoğun kalabalık halkları yerleşmeleri için davet etmeyecektir; insanoğlunu tesis etmeliyiz ve bunu ancak insanilikte bulabiliriz. Bunun da sadece bireylerin gönüllü ilişkisinde ve doğal olarak birbirlerine yakınlaşan, aslında bağımsız insanlar topluluğundan yükselmesini sağlayabiliriz.
Ancak şimdi biz sosyalistler rahat bir şekilde nefes alıp kaçınılmaz zorluğu, görevimizi, varlığımızın bir parçası olarak kabul edebiliriz. Şimdi, fikrimizin bizim benimsediğimiz bir fikir değil de bizi seçim yapmaya – ya peşinen insanoğlunun gerçek yıkımını tecrübe etmeye ya da bu yıkımın çevremizde aşınan başlangıçlarını seyretmek veya kendi eylemimizle yükselişin ilk başlangıcını yapmaya – sevk eden çok güçlü bir dürtü olduğunu içten bir kesinlikle hissediyoruz.
Burada muhtemel bir gerçekliğin bir kuruntusu olarak tehdit etmesine izin verdiğimiz dünyanın sonu elbette ki neslin ani olarak tükenmesi değildir. İçinde karşı konulamaz türde bir kaide bulma eğilimi ve analojiye karşı uyarıda bulunuyoruz çünkü kimi çöküş dönemlerinin ardından gelen büyük dönemleri biliyoruz. Durumu gözümüzde canlandırdığımızda, hangi emsalsiz hızla ulusların ve sınıfların bu kapitalist medeniyette birbirine daha da benzer hale geldiğini; proleterlerin nasıl sıkıcı, uysal, kaba, dışsal ve artan ölçüde alkolik olduğunu; dinlerini kaybetmeleri ile her tür içsel hissi ve sorumluluğu nasıl kaybettiklerini; tüm bunların fiziki etkilerinin nasıl olduğunu; üst sınıfların siyaset, kapsamlı görüş ve belirleyici eylem açısından güçlerini nasıl kaybettiğini; sanatın züppelik, modaya uygun değersiz ve arkeolojik ve tarihsel taklit ile nasıl ikame edildiğini; nasıl eski din ve ahlak ile her sıkı standardın, her kutsal ittifakın, her karakterin sağlamlığının kaybedilmekte olduğunu, kadınların yüzeysel kösnüllük ve renkli, dekoratif şehvet girdabına nasıl çekilmekte olduğunu; doğal düşünülmemiş nüfus artışının tüm halk katmanlarında azalmaya nasıl başladığını ve bilim ve teknolojinin rehberliğinde çocuksuz seks ile ikame edildiğini; sorumsuzluğun, hâkim koşullar altında neşesiz iş yapmayı artık kaldıramayan proleterlerle vatandaşlar arasındaki tam da en iyi unsurları nasıl istila ettiğini görüyoruz. Eğer tüm bunların toplumun her katmanında nevroza ve histeriye dönüşmeye başladığını nasıl görüyorsak, o zaman kişi, iyileşme için, yeni kurumların yaratılması için kendisini toplayacak olan halkın nerede olduğunu sormalıdır. Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir. Ruhun böyle birliktelikleri aile, kooperatif, profesyonel grup, topluluk ve ulus olarak yarattığı yerde özgürlük vardır ve insanoğlu da burada vücut bulabilir. Fakat ruhun yerini almış tahakkümün, cebri kurumlarında ruh yerine şimdilerde neyin köpürmeye başladığını biliyor muyuz, bu ikameye katlanabileceğimizden emin olabilir miyiz? Ruhsuz özgürlük, kösnül özgürlük, sorumsuz haz özgürlüğü? Ya da tüm bunların kaçınılmaz sonucunun en dehşetli eziyetler ve yalnızlık, en dermansız zayıflık ve hissiz umursamazlık mı olacak? Acaba bir coşkun duygu ve yeniden doğuş anı ve büyük kültürel topluluklar federasyonu devrinin anını hiç yaşayacak mıyız? Şarkıların insanlarda yaşadığı, kulelerin birliği ve coşkuyu cennete taşıdığı ve ruhlarında halkın temerküz ettiği insanları yüceltmek suretiyle büyük işlerin halkın büyüklüğünü temsil etmek için yaratıldığı zamanlar hiç olacak mı?
Bilmiyoruz ve bu yüzden buna teşebbüs etmenin görevimiz olduğunu biliyoruz. Geleceğin sözde biliminden şu anda tamamen kurtulduk. Sadece hiçbir gelişme yasası olmadığını biliyor değiliz. Güçlü tehlikeyi, şimdiden çok geç kalmış olabileceğimizi, tüm teşebbüslerimizin ve eylemlerimizin belki de artık yardımcı olamayabileceğini dahi biliyoruz. Ve bu yüzden kendimizdeki, tüm bilgilerimizdeki son bağlarımızı da atıp kurtulduk, daha fazlasını biliyor değiliz. Tarif edilmemiş ve belirsiz bir şeyler önünde ilkel bir adam gibi duruyoruz. Önümüzde hiçbir şey yok ve her şey yalnızca kendi içimizde var: bizde gelecekteki insanoğlunun değil geçmişteki insanoğlunun realitesi ya da etkinliği var; dolayısıyla bu realite ya da etkinlik aslen içimizde var. Başarı bizim içimizdedir. Bizi yolumuza koyan aldatılamaz görevimiz içimizdedir. Yapılanın ne olması gerektiğinin imgesi içimizdedir. Süflilik ve sefaleti geride bırakma ihtiyacı içimizdedir. Adalet hiç şüphesiz ve amansız içimizdedir. Karşılıklı yanıt arayan ahlak ve herkesin çıkarını tanıyan akıl içimizdedir.
Burada yazıldığı gibi hissedenler, en büyük cesareti en büyük ihtiyaçtan doğanlar, her şeye rağmen yenilenmeye teşebbüs etmek isteyenler – şimdi onların toplanmasına izin verin; çağrılanlar onlardır; uluslara ne yapılması gerektiğini söylemeleri ve halkların işe nasıl başlayacaklarını göstermeleri için onlara izin verin.
Çev: Nesrin Aytekin
[1] İngiltere kralı 2. James yanlısı.

https://itaatsiz.org/?p=5532
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.22 00:36 babanindusmanlarini SARS-CoV-2 Test Sorunsalı

Valla burayı Covid doldurup taşıracam ama zaten pek yazan yok, gündem az, TUS'tan da malesef fazla anlamıyorum.
Şöyle bir tivit serisi var. İşte 30 haziranda test kriterleri daraltıldı falan o yüzden üzerine biraz yazayım dedim.
Test kriterlerinde kademeli bir yaklaşım oldu gerek DSÖ gerek çeşitli ülkelerce. İlk adım, ki bu anlayış artık fazla yok, risk grubunu test etmek işte ek sağlık problemi var mı öksürüyor mu Çin'den mi geldi vs. İtalya ilk zamanlarda yaptı bunu. İkinci adım semptomlu herkes, bizim aşağı yukarı şu an yaptığımız. Üçüncü adım temaslılar, işte temas kriterleri vardı 15 dakikadan uzun kontakt, el ele gelme, kapalı alanda 15 dakkadan fazla durma vs. Contact tracing için önemliydi ve hastalık ivmelenmeye başladığı zaman örneğin Güney Kore bunu çok agresif yaptı, Türkiye yapmaya çalıştı, ABD yapmaya çalışıyor. Bu temaslı durumunda temaslı popülasyonunun seçimini yapmak zorunda kalanlar oldu çünkü o test arzını karşılayabilecek fazla ülke yok. O yüzden bazı yaklaşımlar getirildi, örneğin hastanelerde ölçüm, huzurevlerinde, koğuşlarda, bazı meslek mensupları, filiyasyon kapsamı vs. Dördüncü kademe genel popülasyon, bu biraz örneklem seçilimiyle ilişkili çünkü tüm popülasyona test yapan daha çıkmadı. Bunun ilk örneği bildiğim kadarıyla İzlanda'ydı. İngiltere yaptı contact tracingle karışık, ABD belki yapıyordur. Türkiye gene kısmen contact tracingle birlikte haziran başı yaptı bu olayı. İspanya yaptı. Cluster ve genel prevalans hakkında fikir edinme konusunda yardımcı oldu, ancak bazı dezavantajları da vardı çünkü PCR testiyle yapılınca Alman bi adamın hoş bir lafı vardı sadece güzel bir Snapshot veriyor, geçmiş neydi gidişat ne anlamıyoruz. O yüzden makul bir tarama testinin bulunması da elzem.
Türkiye test yaklaşımını daralttı. Artık temaslılar semptom gösterirse test yapılıyor. Bunun en bariz dezavantajı asemptomatikleri bulamıyorsun. Bir başka dezavantajı, kendi fikrim, çalışma şartlarını da düşünürsek hastayı geç saptama riski. Son zamanlarda yoğun bakım artışını da buna bağlıyorum, başka fikirler de var ama fazla spekülasyon girmeyecem. İşte burada durum şu, eğer filiyasyon ve contact tracing altyapısı oluştu ve mutlak gerilemeye girildiyse asemptomatik test kriterini zaten çoğu kontrolümüzde münferit bir iki kaçarsa da o hastalardan bulaşı az diyip daraltabilirsin. Burada not düşeyim asemptomatik sağlık çalışanı, ek rahatsızlığı olanlardan bazıları, hanede birden fazla vaka varsa çocukların da test edilmesi rehberde var. Endikasyon dışı da rica minnet bazen topluluk testi yapılabiliyor. Neyse bahsettiğim durumların yerine getirilmesi açısında şu an Türkiye'de çoğunlukla düğün tayfalarını komple karantinaya alalım yaklaşımı var. Etkinliğin yorumu zamana ve size kalmış.
Test hassasiyeti, garip konu. Haberde değinilmiş işte düşük, gereksiz monopol var, standartlara uygun değil. Bakan yardımcısının da açıklaması var işte bizim testimizin hassasiyeti yüzde 90'larda. Olay şu: Hassasiyet değerlerinin iki farklı değerlendirme kriteri var, birincisinde adam sana lab ortamında referans virüslü örnek veriyor sonra sana diyor bak bakalım senin icadın bunu saptıyo mu. Burada zaten %90'nın altına düşerse o testten pek hayır gelmez. Tabi eğer test aşamaları zorlaşırsa(örn referans içine artefakt atar bul karayı al parayı der) bu oran aşağı inebilir. İkinci durum sen hastadan örneği alınca bakalım icadın geni saptıyor mu? Burada pek çok etken var örnek alınması nereden alınmış nasıl alınmış hastalığın hangi evresinde alınmış vs. Bu lab ortamında güzel görüken hassasiyeti yüzde 60-70'lere indirebiliyor(yüzde kırk değeri hakkında pek bir fikrim yok ben 60 olduğunu duymuştum). Birden fazla genin araştırılması bu değeri yükseltir ama test daha uzun sürebilir, maliyeti artabilir. Yarar-zarar. Yani DSÖ sitesinde biraz aradım teyit edemedim ama hastalık ülkede yaygınsa bizim rehbere göre tek gen bölgesinin taranması yeterliymiş. Burada Alpay Azap hocanın dikkatimi çeken kısa bi lafı da vardı biz başta tek testte karar veriyorduk, sonradan ardışık(48 saat ara en az) teste geçtik, işte orada DSÖ'nün önerdiği iki bölge tarayan test, yani ülkeye ilk girmeye başladığında, tam böyle ilk vaka geldiğinde virüsü taşaklarından kavra diye.
Monopol konusunda denecek pek bir şey yok haberdeki gibi ocak şubat olmasa da (çünkü garanti hepsi yüzden 90'a çıkartacak oranı) nisan ayında hastalar varken bence başka kitler üretiliyorsa denenebilirdi. Bunun yanında testin negatif çıkması hastalığı dışlamadaki becerisi yüksek değil eğer klinik devam ederse test tekrarı ve klinik tanıyla tedavi söz konusu (artık U70.1 .2 .3 meseleleri ayrı meseleler)
Umarım bilmeyene fayda olmuştur, bilen de makul bulmuştur.
P.S. Kaynakça yapmayacam çok dağınıktı
P.S.S. Meriçlikle bitirecem #istanbulsozlesmesiyasatir
submitted by babanindusmanlarini to gencdoktorlar [link] [comments]


2020.07.09 19:36 SBDDSB 19.yüzyılın ilk kadın hakları savunucuları

1801–1874 Juliette Adam Fransa 1836 1936 [22] 1801–1874 Jane Addams Amerika Birleşik Devletleri 1860 1935 1. Dalga feminist süfrajet, Büyük sosyal aktivist, Women's International League for Peace and Freedom başkanı [33] 1801–1874 Gertrud Adelborg İsveç 1853 1942 Öğretmen ve süfrajet [42] 1801–1874 Sophie Adlersparre İsveç 1823 1895 İsveç'te kadın hakları hareketinin en önemli öncülerinden biri [43] 1801–1874 Alfhild Agrell İsveç 1849 1923 [44] 1801–1874 Soteria Aliberty Yunanistan 1847 1929 [22] 1801–1874 Jules Allix Fransa 1818 1897 Sosyalist, erkek feminist [30] 1801–1874 Elisabeth Altmann-Gottheiner Almanya 1874 1930 Kadınların seçme hakkı [45] 1801–1874 Qasim Amin Mısır 1863 1908 Müslüman feminist, Mısır toplumunda kadın haklarının ilk savunucusu [22][46] 1801–1874 Ellen Anckarsvärd İsveç 1833 1898 Married Woman's Property Rights Association kurucularından [47] 1801–1874 Adelaide Anderson Birleşik Krallık 1863 1936 [23][23] 1801–1874 Elizabeth Garrett Anderson Birleşik Krallık 1836 1917 Feminist, süfrajet, İngiltere'de ilk İngiliz bir kadın doktor ve cerrah, ilk kadın hastane kurucularından [23][48] 1801–1874 Louisa Garrett Anderson Birleşik Krallık 1873 1943 Süfrajet [48] 1801–1874 Maybanke Anderson Avustralya 1845 1927 Süfrajet [49] 1801–1874 Susan Anthony Amerika Birleşik Devletleri 1820 1906 Süfrajet, ABD'de kadınlara oy hakkı tanınması hareketinde kilit rol üstlendi [24] 1801–1874 Lovisa Årberg İsveç 1801 1881 İsveç'teki ilk kadın doktor [50] 1801–1874 Edith Archibald Kanada 1854 1936 Süfrajet [51] 1801–1874 Concepción Arenal İspanya 1820 1893 [12] 1801–1874 Princess Louise, Duchess of Argyll Birleşik Krallık 1848 1939 Süfrajet 1801–1874 Ottilie Assing Almanya 1819 1884 [52] 1801–1874 Bibi Khanoom Astarabadi İran 1859 1921 Yazar [53] 1801–1874 Louise Aston Almanya 1814 1871 [54] 1801–1874 Hubertine Auclert Fransa 1848 1914 Feminist aktivist, süfrajet 1801–1874 Olympe Audouard Fransa 1832 1890 [33] 1801–1874 Alice Constance Austin Amerika Birleşik Devletleri 1955 Sosyalist feminist, radikal feminist [55] 1801–1874 Rachel Foster Avery Amerika Birleşik Devletleri 1858 1919 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 John Goodwyn Barmby Birleşik Krallık 1820 1881 [48] 1801–1874 Marie Bashkirtseff Ukrayna 1858 1884 Dalga feminist, Fransız feminist [33] 1801–1874 José Batlle y Ordóñez Uruguay 1856 1929 [56] 1801–1874 Anna Bayerová Çek Cumhuriyeti 1853 1924 [57] 1801–1874 Jean Beadle Avustralya 1868 1942 Feminist, sosyal görevli, siyasi eylemci 1801–1874 August Bebel Almanya 1840 1913 Komünist, erkek [24] 1801–1874 Alaide Gualberta Beccari İtalya 1868 1930 Sosyalist feminist, radikal feminist 1801–1874 Lydia Becker Birleşik Krallık 1827 1890 Süfrajet 1801–1874 Catharine Beecher Amerika Birleşik Devletleri 1800 1878 [22] 1801–1874 Alva Belmont Amerika Birleşik Devletleri 1853 1933 Süfrajet lideri, konuşmacı, yazar [22] 1801–1874 Louie Bennett İrlanda 1870 1956 Süfrajet lideri [22] 1801–1874 Ethel Bentham Birleşik Krallık 1861 1931 Yenilikçi doktor, siyasetçi ve süfrajet 1801–1874 Victoire Léodile Béra Fransa 1824 1900 [58] 1801–1874 Signe Bergman İsveç 1869 1960 1801–1874 Annie Besant Birleşik Krallık 1847 1933 Sosyalist feminist 1801–1874 Alice Stone Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1857 1950 Feminist ve gazeteci, Woman's Journal editörü, büyük kadın hakları yayıncısı [22] 1801–1874 Antoinette Brown Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1825 1921 1969 yılında Lucy Stone ile birlikte American Woman Suffrage Association'ı kurdu 1801–1874 Elizabeth Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1821 1910 Dalga feminist [33] 1801–1874 Henry Browne Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1825 1909 İş adamı, kölelik karşıtı, gazeteci, süfrajet lideri ve savunucusu 1801–1874 Harriot Eaton Stanton Blatch Amerika Birleşik Devletleri 1856 1940 Süfrajet [22][48] 1801–1874 Amelia Bloomer Amerika Birleşik Devletleri 1818 1894 Süfrajet, birçok kadın sorunları hakkında The Lily gazetesinde yayıncılık ve editörlük yaptı [22] 1801–1874 Barbara Bodichon Birleşik Krallık 1827 1891 [22][48] 1801–1874 Laura Borden Kanada 1861 1940 Halifax Kadın Yerel Konseyi Başkanı 1801–1874 Lily Braun Almanya 1865 1916 [22] 1801–1874 Fredrika Bremer İsveç 1801 1865 Yazar, feminist aktivist ve İsveç'te öncü kadın haklarını savunucularından [22] 1801–1874 Ursula Mellor Bright Birleşik Krallık 1835 1915 Süfrajet 1801–1874 Emilia Broomé İsveç 1866 1925 1801–1874 Antoinette Brown Blackwell Amerika Birleşik Devletleri 1825 1921 [22] 1801–1874 Lady Constance Bulwer-Lytton Birleşik Krallık 1869 1923 Süfrajet 1801–1874 Katharine Bushnell Amerika Birleşik Devletleri 1856 1946 1801–1874 Josephine Butler Birleşik Krallık 1828 1906 [22] 1801–1874 Pancha Carrasco Kosta Rika 1826 1890 [22] 1801–1874 Frances Jennings Casement Amerika Birleşik Devletleri 1840 1928 Süfrajet 1801–1874 Carrie Chapman Catt Amerika Birleşik Devletleri 1859 1947 Süfrajet lider, National American Woman Suffrage Association, League of Women Voters ve International Alliance of Women'ın kurucusu ve başkanı [22][24] 1801–1874 Maria Cederschiöld Sweden 1856 1935 Süfrajet 1801–1874 William Henry Channing Amerika Birleşik Devletleri 1810 1884 Bakan, yazar 1801–1874 Mary Agnes Chase Amerika Birleşik Devletleri 1869 1963 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Ada Nield Chew Birleşik Krallık 1870 1945 Süfrajet 1801–1874 Tennessee Celeste Claflin Amerika Birleşik Devletleri 1844 1923 Süfrajet 1801–1874 Alice Clark Birleşik Krallık 1874 1934 1801–1874 Helen Bright Clark Birleşik Krallık 1840 1972 Süfrajet 1801–1874 Florence Claxton Birleşik Krallık 1840 1879 1801–1874 Voltairine de Cleyre Amerika Birleşik Devletleri 1866 1912 Bireysel feminizm, anarko-feminist [33] 1801–1874 Francis Power Cobbe İrlanda 1822 1904 1801–1874 Mary Ann Colclough Yeni Zelanda 1836 1885 Feminist, sosyal reformcu 1801–1874 Anna "Annie" Julia Cooper Amerika Birleşik Devletleri 1858 1964 Süfrajet 1801–1874 Marguerite Coppin Belçika 1867 1931 Belçikalı kadın şair, kadın hakları savunucusu 1801–1874 Ida Crouch-Hazlett Amerika Birleşik Devletleri 1870 1941 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Emily Wilding Davison Birleşik Krallık 1872 1913 Süfrajet 1801–1874 Draga Dejanović Sırbistan 1840 1871 [59] 1801–1874 Josefina Deland Sweden 1814 1890 Yazar, öğretmen, Emekli Kadın Öğretmenler Derneği'nin kurucusu 1801–1874 Maria Deraismes Fransa 1828 1894 [58] 1801–1874 Charlotte Despard née French Birleşik Krallık 1844 1939 Süfrajet 1801–1874 Jenny d'Hericourt France 1809 1875 [22] 1801–1874 Louisa Margaret Dunkley Australia 1866 1927 İşçi organizatörü 1801–1874 Marguerite Durand Fransa 1864 1936 Süfrajet 1801–1874 Friedrich Engels Almanya 1820 1895 Komünist, erkek [24] 1801–1874 Emily Faithfull Birleşik Krallık 1835 1895 1801–1874 Millicent Garrett Fawcett Birleşik Krallık 1847 1929 National Union of Women's Suffrage Societies'ın uzun süreli başkanı 1801–1874 Astrid Stampe Feddersen Danimarka 1852 1930 Kadın haklarıyla ilgili ilk İskandinav toplantıya başkanlık yaptı 1801–1874 Anna Filosofova Rusya 1837 1912 İlk Rus kadın hakları aktivisti 1801–1874 Louise Flodin İsveç 1828 1923 1801–1874 Mary Sargant Florence Birleşik Krallık 1857 1954 Süfrajet 1801–1874 Isabella Ford Birleşik Krallık 1855 1924 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Margaret Fuller Amerika Birleşik Devletleri 1810 1850 Transandantal, eleştirmen, kadınların eğitimi hakkında savunucu, Woman in the Nineteenth Century adlı eserin yazarı [24] 1801–1874 Matilda Joslyn Gage Amerika Birleşik Devletleri 1826 1898 Süfrajet,editör, yazar, organizatör [12] 1801–1874 Eliza Gamble Amerika Birleşik Devletleri 1841 1820 Kadın Hareketi fikrini ortaya atan kişi ve savunucusu [60] 1801–1874 Edith Margaret Garrud Birleşik Krallık 1872 1971 1801–1874 Désirée Gay Fransa 1810 1891 Sosyalist feminist [61] 1801–1874 Charlotte Perkins Gilman Amerika Birleşik Devletleri 1860 1935 Ekofeminist [24] 1801–1874 Wil van Gogh Hollanda 1862 1941 1801–1874 Emma Goldman Birleşik Krallık 1869 1940 Bireyci feminizm, Rus-Amerikan doğum kontrolü ve diğer kadın hakları aktivisti [22][24][33] 1801–1874 Vida Goldstein Avustralya 1869 1949 İlk Avustralyalı feminist siyasetçi, İngiliz İmparatorluğununda milli meclise seçilen ilk kadın [22] 1801–1874 Grace Greenwood Amerika Birleşik Devletleri 1823 1904 New York Times'ta çalışan maaşlı ilk kadın muhabir, sosyal reform ve kadın hakları savunucusu 1801–1874 Angelina Emily Grimké Amerika Birleşik Devletleri 1805 1879 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 Bella Guerin Avustralya 1858 1923 Sosyalist feminist, Avustralya Üniversitesi'nden mezun olan ilk kadın 1801–1874 Marianne Hainisch Avusturya 1839 1936 Kadınların çalışma ve eğitim hakları savunucusu 1801–1874 Marion Coates Hansen Birleşik Krallık 1870 1947 Süfrajet 1801–1874 Jane Ellen Harrison Birleşik Krallık 1850 1928 1801–1874 Anna Haslam İrlanda 1829 1922 İrlanda'da kadın hareketinin önemli isimlerinden, Dublin Women's Suffrage Association'ın kurucusu 1801–1874 Anna Hierta-Retzius İsveç 1841 1924 Kadın hakları savunucusu ve hayırsever 1801–1874 Thomas Wentworth Higginson Amerika Birleşik Devletleri 1828 1911 Kölelik karşıtı, bakan, yazar 1801–1874 Laurence Housman Birleşik Krallık 1865 1959 Sosyalist feminist 1801–1874 Julia Ward Howe Amerika Birleşik Devletleri 1819 1910 Süfrajet, yazar, organizatör 1801–1874 Louisa Hubbard Birleşik Krallık 1836 1906 1801–1874 Aletta Jacobs Hollanda 1854 1929 [12] 1801–1874 Kehajia Kalliopi Yunanistan 1839 1905 [22] 1801–1874 Kang Youwei Çin 1858 1927 [22] 1801–1874 Abby Kelley Amerika Birleşik Devletleri 1811 1887 Süfrajet ve aktivist 1801–1874 Grace Kimmins Birleşik Krallık 1871 1954 [kaynak belirtilmeli] 1801–1874 Anna Kingsford Birleşik Krallık 1846 1888 Ekofeminist 1801–1874 Toshiko Kishida Japonya 1863 1901 [22] 1801–1874 Alexandra Kollontai SSCB 1872 1952 Sosyalist feminist [12] 1801–1874 Lotten von Kræmer İsveç 1828 1912 Barones, yazar, şair, hayırsever, Samfundet De Nio kurucusu 1801–1874 Marie Lacoste-Gérin-Lajoie Kanada 1867 1945 Süfrajet 1801–1874 Louisa Lawson Australia 1848 1920 Süfrajet, cumhuriyet yanlısı federalist, yazar ve yayıncı [12] 1801–1874 Mary Lee Avustralya, İrlanda 1821 1909 Süfrajet 1801–1874 Anna Leonowens Birleşik Krallık, Hindistan 1831 1915 Seyahat yazarı, eğitimci, sosyal aktivist 1801–1874 Fredrika Limnell İsveç 1816 1897 1801–1874 Mary Livermore Amerika Birleşik Devletleri 1820 1905 Kadın hakları gazetecisi, süfrajet 1801–1874 Belva Lockwood Amerika Birleşik Devletleri 1830 1917 [22] 1801–1874 Margaret Bright Lucas Birleşik Krallık 1818 1890 Süfrajet 1801–1874 Rosa Luxemburg Almanya 1871 1919 Sosyalist feminist 1801–1874 Christian Maclagan Birleşik Krallık 1811 1901 1801–1874 Kitty Marion Birleşik Krallık 1871 1944 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Harriet Martineau Birleşik Krallık 1802 1876 1801–1874 Eleanor Marx Birleşik Krallık 1855 1898 Sosyalist feminist 1801–1874 Rosa Mayreder Avusturya 1858 1938 [12] 1801–1874 Nellie McClung Kanada 1873 1951 Feminist ve süfrajet, The Famous Five'ın parçası 1801–1874 Helen Priscilla McLaren Birleşik Krallık 1851 1934 1801–1874 Louise Michel Fransa 1830 1905 Anarko-feminist [30] 1801–1874 Harriet Taylor Mill Birleşik Krallık 1807 1858 İlk öncü feminist [33] 1801–1874 John Stuart Mill Birleşik Krallık 1806 1873 İlk öncü [24][33] 1801–1874 Hannah Mitchell Birleşik Krallık 1872 1956 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Katti Anker Møller Norveç 1868 1945 Dalga feminist [33] 1801–1874 Agda Montelius İsveç 1850 1920 Feminist, süfrajet, Fredrika-Bremer-förbundet patronu 1801–1874 Anna Maria Mozzoni İtalya 1837 1920 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 Flora Murray Birleşik Krallık 1869 1923 Süfrajet 1801–1874 Clarina I. H. Nichols Amerika Birleşik Devletleri 1810 1885 Dalga feminist, süfrajet 1801–1874 Draga Obrenović Sırbistan 1864 1903 Kraliçe eş 1801–1874 Louise Otto-Peters Almanya 1819 1895 [62][63] 1801–1874 Emmeline Pankhurst Birleşik Krallık 1858 1928 Süfrajet kurucu ve İngiliz süfrajetin lideri [24] 1801–1874 Maud Wood Park Amerika Birleşik Devletleri 1871 1955 College Equal Suffrage League kurucusu, League of Women Voters ilk başkamo 1801–1874 Madeleine Pelletier Fransa 1874 1939 Fransız feminist, 1. Dalga feminist, sosyalist feminist [33] 1801–1874 Wendell Phillips Amerika Birleşik Devletleri 1811 1884 Kölelik karşıtı, konuşmacı, avukat 1801–1874 Jyotiba Phule Hindistan 1827 1890 [12] 1801–1874 Eugénie Potonié-Pierre Fransa 1844 1898 [30] 1801–1874 Eleanor Rathbone Birleşik Krallık 1872 1946 [12] 1801–1874 Caroline Rémy de Guebhard Fransa 1855 1929 1801–1874 Dorothy Richardson Birleşik Krallık 1873 1957 1801–1874 Edith Rigby Birleşik Krallık 1872 1948 Süfrajet 1801–1874 Sibylle Riqueti de Mirabeau Fransa 1849 1932 1801–1874 Bessie Rischbieth Avustralya 1874 1967 1801–1874 Güney Afrika Kanada 1856 1933 Kadınların oy hakkını savunan, Halifax Kadın Yerel Konseyi yönetim kurulu üyesi 1801–1874 Harriet Hanson Robinson Amerika Birleşik Devletleri 1825 1911 [24] 1801–1874 Pauline Roland Fransa 1805 1852 [33] 1801–1874 Rosalie Roos İsveç 1823 1898 Yazar, İsveç'te düzenlenen kadın hakları hareketinin öncülerinden 1801–1874 Ernestine Rose Amerika Birleşik Devletleri, Rusya-Polonya 1810 1892 Süfrajet 1801–1874 Hilda Sachs İsveç 1857 1935 Gazeteci, yazar ve feminist 1801–1874 Anna Sandström İsveç 1854 1931 Eğitim reformcusu 1801–1874 Auguste Schmidt Almanya 1833 1902 [64] 1801–1874 Olive Schreiner Güney Afrika 1855 1920 1801–1874 Rose Scott Avustralya 1847 1925 Süfrajet 1801–1874 Anna Howard Shaw Amerika Birleşik Devletleri 1847 1919 1904 ve 1915 yılları arasında National Women's Suffrage Association başkanı
1801–1874 Kate Sheppard Yeni Zelanda 1847 1934 1893 yılında kadınlar için oy hakkı kazanılmasına katkı sağladı (Kadınlara seçme hakkının verildiği ilk ülke ve ulusal seçim) [12] 1801–1874 Tarabai Shinde Hindistan 1850 1910 1801–1874 Emily Anne Eliza Shirreff Birleşik Krallık 1814 1897 İlk öncü feminist [33] 1801–1874 Eleanor Mildred Sidgwick Birleşik Krallık 1845 1936 1801–1874 Dame Ethel Mary Smyth Birleşik Krallık 1858 1944 Süfrajet 1801–1874 Anna Garlin Spencer Amerika Birleşik Devletleri 1851 1931 [24] 1801–1874 Elizabeth Cady Stanton Amerika Birleşik Devletleri 1815 1902 Sosyal aktivist, kölelik karşıtı, süfrajet, 1848 Women's Rights Convention organizagörü, National Woman Suffrage Association and the International Council of Women kurucularından [24] 1801–1874 Anna Sterky İsveç, Danimarka 1856 1939 [65] 1801–1874 Helene Stöcker Almanya 1869 1943 [63] 1801–1874 Milica Stojadinović-Srpkinja Sırbistan 1828 1878 Feminist, savaş muhabiri, yazar, şair [66] 1801–1874 Lucy Stone Amerika Birleşik Devletleri 1818 1893 Konuşmacı, National Women's Rights Convention ilk organizatörü, Woman's Journal kurucusu, ve evlendikten sonra soyadını koruyan ilk kadın Amerikalı [24] 1801–1874 Emily Howard Stowe Kanada 1831 1903 Hekim, kadınların tıbbi konulara dahil edilmesinin savunucusu, Canadian Women's Suffrage Association kurucusu
1801–1874 Helena Swanwick Birleşik Krallık 1864 1939 Süfrajet 1801–1874 Frances Swiney Birleşik Krallık 1847 1922 Süfrajet 1801–1874 Táhirih İran 1814/17 1852 Bâbî şair, ilahiyatçı ve İran'daki 19. yüzyıl kadın hakları savunucusu [12] 1801–1874 Caroline Testman Danimarka 1839 1919 Dansk Kvindesamfund kurucularından 1801–1874 Martha Carey Thomas Amerika Birleşik Devletleri 1857 1935 [22] 1801–1874 Sybil Thomas, Viscountess Rhondda Birleşik Krallık 1857 1941 Süfrajet 1801–1874 Flora Tristan Fransa 1803 1844 Sosyalist feminist [12] 1801–1874 Harriet Tubman Amerika Birleşik Devletleri 1820 1913 Dalga feminist [33] 1801–1874 Thorstein Veblen Amerika Birleşik Devletleri 1857 1929 Ekonomist, sosyolog, erkek [24] 1801–1874 Alice Vickery Birleşik Krallık 1844 1929 Hekim, doğum kontrolü destekçisi [67] 1801–1874 Beatrice Webb Birleşik Krallık 1858 1943 Sosyalist feminist 1801–1874 Ida B. Wells Amerika Birleşik Devletleri 1862 1931 Sivil haklar ve anti-linç aktivisti, süfrajet 1801–1874 Anna Whitlock İsveç 1852 1930 Feminist, süfrajet, gazeteci 1801–1874 Karolina Widerström İsveç 1856 1949 1801–1874 Frances Willard Amerika Birleşik Devletleri 1839 1898 Süfrajet ve organizatör 1801–1874 Frances Willard Amerika Birleşik Devletleri 1839 1898 Sosyalist feminist, süfrajet 1801–1874 Charlotte Wilson Birleşik Krallık 1854 1944 Radikal feminist 1801–1874 Victoria Woodhull Amerika Birleşik Devletleri 1838 1927 1. Dalga feminist, süfrajet, organizatör, yenilikçi, ABD başkanlık seçimlerindeki ilk kadın [24][33] 1801–1874 Clara Zetkin Germany 1857 1933 Sosyalist feminist [24] 1801–1874 Frederick Douglass Amerika Birleşik Devletleri data-sort-value="1818"yakl. 1818 1895 Erkek süfrajet [24] 1801–1874 Caroline Kauffmann Fransa c. 1840s 1924 [22] 1801-1874 Natalie Zahle Danimarka 1827
submitted by SBDDSB to FeminismTurkey [link] [comments]


2020.07.05 17:10 oguzkra1 Recep Tayyip Erdoğan'ı neden seviyorum sıralı liste

İlk gençlik yıllarında sosyal hayat ve siyasetle iç içe bir yaşam sürdüren Erdoğan, acaba o zamanlar, bir gün REİS diye anılacağını, böyle sevileceğini hayal edebiliyor muydu?
İnsan ne çok hayal kurup vazgeçiyor. İşte vazgeçmeden, bir şeye tutkuya bağlanmak böyle bir şeydi. Sonunda hep gülüş, hep başarı getiriyordu. Bir gün koskoca bir ülkenin sorumluluğunu almak, koskoca bir tarihin yükünü sırtlanmak büyük, çok büyük bir hayaldi elbet. Gençliğinde durup birine anlatmaya kalksan insanların sana gülmeden edemeyeceği kadar büyük.
Demek ki bazen sessiz hayaller kurmak gerekiyordu. İşte bu biyografi, Erdoğan’ın çocukluktan bu yana kaybettiklerinin; ama en çok kazandıklarının ve elbette kazandırdıklarının hikayesiydi. Çünkü O, sessiz hayaller kurup, sağlam adımlar atmayı bilmişti…
Bugün 26 Şubat! Erdoğan'ın doğum günü. Cumhurbaşkanımız 65 yaşında. Kutlu olsun!
📷

Çocukluğu

Recep Tayyip, 26 Şubat 1954’te İstanbul’un Beyoğlu ilçesi Kasımpaşa semtinde Tenzile Hanım ve Ahmet Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Recep Tayyip Erdoğan” adını verdi. Recep adını doğduğu gün Hicrî takvime göre Recep ayına denk geldiğinden, Tayyip’i ise, dedesinin adı olduğundan tercih etmişlerdi.
Babası Ahmet Bey, “Bakatalı Tayyip” olarak anılan Tayyip Efendi’nin oğluydu.
Tenzile Hanım, Ahmet Bey’in ikinci evliliğiydi. İlk evliliğini Güneysu’dayken Havuli Hanım ile yapmıştı. Bu evlilikten Mehmet ve Hasan adını verdikleri iki çocukları olmuştu. Ahmet Bey İstanbul’da Şirket-i Hayriye’ye kıyı kaptanı olarak girdi. Hanuli Hanım ile evlilikleri sona ermişti. Burada Tenzile Hanım ile tanıştılar. Ve Ahmet Bey 2. evliliğini Tenzile Hanım ile yaptı. Bu evlilikten Recep Tayyip, Mustafa ve Vesile dünyaya geldi.
Recep Tayyip, sakin ve yeri gelip yokluğu hissettiği bir çocukluk geçirdi. “Reis Kaptan” lakabıyla anılan babası Ahmet Bey’in çocukluğundan gençliğinde karakteri üzerindeki etkisi yadsınamazdı. En çok tatil günlerinde babasının kendisini motorla, Galata ve Tophane’de gezdirdiği zamanları seviyordu. Babasını en iyi bu gezilerde gözlemliyor, sert mizacının altındaki sevilesi adamı fark ediyordu.
Çok asabiydi gerçekten Ahmet Bey. Ve tabii bu asabiyetinin yanında çok da disiplinliydi. İşte Recep Tayyip'i babasına benzeten de bu yanıydı. Özünde asabi yanından korksa da, bu korku o tatlı baba korkularındandı.
📷

Yamalı ayakkabılarla okul yolu

Recep Tayyip, okul hayatına Kasımpaşa’da başladı. Piyale Paşa İlköğretim Okulu’na kaydolmuştu. Okul evlerine yakın değildi. Annesi, onları her gün okula götüremiyordu. Yaz kış demeden, yarım saatlik yolu yamalı ayakkabılarla gidip geliyorlardı.
Durumları pek iyi değildi işte. Her çocuk karınca kararınca bir işin ucundan tutup eve para getirmeye bakardı. Recep Tayyip de annesinin içini suyla doldurduğu bakraçlara buz koyar, mahallelerindeki futbol sahasında soğuk su ve simit satardı. Yatılı okul zamanları geldiğinde de, babasından aldığı harçlıklar kitap masrafına yetmediğinde kartpostal satacaktı… Yazları ise, Rize’ye giderler; çay ve fındık toplarlardı.
Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmiş koca yürekli çocuklardı onlar. Sokakta oyun oynayacak, kendi oyunlarını kuracak kadar da şanslılardı. İlkokulda teneffüs saatini iple çekerler, kağıtları buruştura buruştura bir araya getirip top yaparlardı. E haliyle birkaç oyundan sonra güzelim ayakkabılar delik deşik, yamaya gönderilir; okul yolunda yamalı ayaklarla bir kısır döngü başlardı.
📷

Hayatının dönüm noktası

Recep Tayyip, 5. Sınıfta hayatının dönüm noktasını yaşadı. O gün, İmam Hatip, onların da hayatına girdi. Okul müdürü, “namaz” konusunu işliyordu. Derste “Kim namaz kılacak?” diye sorduğunda Recep Tayyip parmağını kaldırdı. İhsan Hoca, öğrencisinin namazını izledi. Çok geçmeden babası Reis Bey’i okula davet etti. Ona: “Biz Tayyip’i İmam Hatip okuluna gönderelim” diye fikrini bir çırpıda belirtiverdi. Recep’in kaderi işte o gün değişti belki de. Babası, biraz duraksadı ve “Nasıl takdir ederseniz” dedi. Recep, Piyale Paşa İlkokulu’ndan 1965’te mezun oldu.
Bu nasıl düşündüğüne, nereden baktığına göre değişen bir kader noktasıydı. Çünkü Recep Tayyip, o dönemde imam hatip mezunu olmanın, ülke içinde üniversite kapılarının kapalı olduğu anlamına geldiğini bilmiyordu henüz. Yatılı okuduğu Fatih’teki İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden 1973’te mezun oldu. Kendi deyimiyle bir mücadelenin içinde olduğu zamanlardı. Üniversite konusunda yaşadığı kısıtlamalar sebebiyle liseyi bitirmek için dışarıdan bitirme sınavlarına girdi ve fark olarak gösterilen dersleri verdi. Mücadeleden sağ çıkıp geleceğe yüzünü dönebildi ve Ekim 1973’te Eyüp Lisesi’nden mezun olup ikinci bir lise diploması aldı. Aynı yıl İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne bağlı Aksaray İktisadi ve Ticari Yüksekokulu’na girdi.
1977-1978 döneminde Akademi bünyesindeki yüksekokullar İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Ticari Bilimler Fakültesi adı altında birleştirildi. Recep Tayyip de, Şubat 1981’de mezun oldu. Kurum Temmuz 1982’de kurulan Marmara Üniversitesi’ne bağlandı. Diplomasında adı geçen kurum ise, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi oldu.
Yıllar sonra dönüp bu günlere baktığındaysa en çok sosyal birisi oluşunu takdir edecek ve “İyi ki yapmışım” diyecekti. Çocukluğundan beridir asla asosyal biri olmamıştı. Siyaseti takip etmeye erkenden başlamıştı. Özellikle ortaöğretim boyunca yaşadığı süreç, geleceğini şekillendiren ilk zamanlardı; en değerli safir taşlarından örülmüş zamanlar…
Öyle ki yıllar sonra bir röportajı sırasında şunu diyecekti: “O dönemler olmamış olsaydı, bunlar olmazdı. O sosyal yaşam beni daha sonra siyasete taşıdı. Siyasette de ondan sonrası devam etti".
📷

Futbol merakı

Arkadaşları arasında en çok o severdi top oynamayı. Teneffüs arasında yapılacak 10 dakikalık maçın lezzetini dahi tam tadabilmek için o kağıttan topları kendisi yapardı çocukken; topa ilk ayak vuran o olurdu…
Kağıt topların peşinden koşarken, bayramlarda seyranlarda biriktirdiği harçlıklardan bir top almanın sevincinde, mahallede top koşturdu. Sonra mahalle takımı derken, ilk transferini amatör kümede yaşadı. Bu transferin ücreti 500 liraydı. Recep Tayyip, bir yandan seviniyor, belki bir yandan da futbol sahasında ne kadar su, simit satsa bu parayı kazanırdı, onu hesap etmeye çalışıyordu.
Onun futboldan asıl kazancı para değildi aslında. Terimlerin anlamını zamanla kavrayacak olsa da, kolektif düşünmeyi ve dayanışmayı öğrenmişti. Üstelik sözlük anlamlarının karşılığı olması yanında, bunu gerçekten hissederek öğrenmişti.
Temmuz 1974’te İETT’de geçici işçi statüsüyle işe başladığında da kurumun futbol takımında top koşturmaya devam etti. 18 Haziran 1981’de görevinden istifa etti. Buradan sonra bir süre de amatör takımlardan biri olan Kasımpaşa Erokspor’da oynadı.
📷
(Solda Emine Erdoğan, sağda Tenzile Erdoğan ve kucağında da ilk oğul Ahmet Burak - Asker ziyareti sırasında)

Siyasi kariyerine başlarken

Recep Tayyip, siyasi kariyerine oldukça erken başlamıştı. İlk adımı lise yıllarında “Milli Türk Talebe Birliği”ne girerek attı. 1975’te, üniversitedeyken daha resmi bir adım daha attı ve Milli Selamet Partisi’nin Gençlik Kolu Başkanlığı’na; 1976’da ise, İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığı’na seçildi. Bu görevi, MSP, 12 Eylül Darbesi sonrasında kapatılana kadar devam etti.
1982’de askerlik görevi için siyasete ara verdi. Acemi birliğinde geçen 4 aylık süreçte Tuzla Yedek Subay Piyade Okulu’ndaydı. Usta birliği döneminde ise, İstanbul Kağıthane’deki 3. Kolordu 6. Piyade Tümeni 77. Piyade Alayı Karagâh Servis Bölüğü’nde kantinlerin idaresinden sorumluydu. Bu görev sırasında su, simit sattığı zamanlar ne sıklıkla düşüyordu acaba hatırına…
Siyaset, damarlarında akan kandan farksızdı artık, kendini oraya ait hissediyordu. Askerliği biter bitmez kaldığı yerden devam etti; daha da ilerleyecekti. Dönüşü 19 Haziran 1983’te kurulan Refah Partisi’ne katılarak yaptı. 1984’te de Beyoğlu İlçe Başkanı oldu. 1985’te düzenlenen kongrede, “Merkez Karar ve Yürütme Kurulu Üyesi” seçildi ve aynı yıl partinin İstanbul İl Başkanlığı’na getirildi.
20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimlerde Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaptı. Erdoğan da, Refah Partisi’nin İstanbul 6. Bölge 1. sıradan adayı olarak seçimlere katıldı. Refah, İstanbul’dan yüzde 16,73 oy aldı.
Erdoğan, 19. Dönem Milletvekili olarak TBMM’ye girmişti. İlk kez gerçekleşen bir uygulama vardı. Seçmenler, parti milletvekillerini sıralamaya bakmadan tercih edebiliyordu. Bu tercihli oy sisteminde seçmenler, tercihini ikinci sıradaki aday Mustafa Baş’tan yana kullandı. Erdoğan için sandıktan çıkan oy 9 binken, Baş için 13 bindi. Sonuçlar açıklandıktan birkaç gün sonra da Erdoğan’ın milletvekilliği Mustafa Baş’a geçti.
📷

Erdoğan evlendi

Erdoğan, 4 Temmuz 1978’te bir konferans verdi. Emine Gülbaran ile de işte bu konferans sırasında tanıştı. Bu adam, bir gün ülkede Başkan olacaktı. Emine Hanım, o gün ileride Türkiye’nin “First Lady”si olacağından habersiz, Erdoğan’ın ışığına kapıldı.
Karşılıklı yansıyan bu ışık, onlara bir evlilik ve 4 evlat getirdi. Kızlarına Esra ve Sümeyye; oğullarına ise, Ahmet Burak ve Necmeddin Bilal adlarını verdiler.
📷

Erdoğan tutuklandı

Erdoğan, 28 Aralık 1986’da yapılan Milletvekili ara seçimlerinde Refah Partisi İstanbul adayı olarak gösterildi; ancak seçilemedi. 26 Mart 1989’da ise, Beyoğlu Belediye Başkanı adayıydı. Yüzde 22,83 oranında oy alsa da yeterli olmadı. Sosyal Demokrat Halkçı Parti adayı Hüseyin Aslan’ın oy oranı, yüzde 29,29’du.
Erdoğan, sonuç birleştirme tutanaklarında usulsüzlük olduğu gerekçesiyle sonuçlara itiraz etti. Ancak İlçe Seçim Kurulu Başkanı 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Nazmi Özcan da kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle Erdoğan’ı mahkemeye verdi; 18 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacaktı.
Dava, Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü; ama Erdoğan duruşmaya katılmadı. Hal böyle olunca mahkeme, hakkında gıyabi tutuklama kararı verdi. Erdoğan, bir ay sonra 27 Nisan günü tutuklandı. Bir hafta Bayrampaşa Cezaevi’nde kaldıktan sonra kefaletle serbest kaldı.
Mahkeme ise, kendisine hakime hakaret suçundan 6 ay hapis ve 20 bin lira para cezası vermişti. Ancak TCK’nin 72. Maddesi uyarınca hapis cezası tecil edildi ve para cezasına çevrildi.
📷

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan

Refah Partisi, 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı için Recep Tayyip Erdoğan, Ali Coşkun, Temel Karamollaoğlu, Veysel Eroğlu ve Nevzat Yalçıntaş için kamuoyu araştırması yaptırıyordu.
15 Ocak 1994’te partinin başkanı Necmettin Erbakan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday ismin Erdoğan olacağını açıkladı. Seçim sonuçları Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı olduğunu gösteriyordu.
Erdoğan, Başkanlık döneminde, 4 milyar dolarlık bir yatırıma imza attı; trafik ve ulaşım sorununa karşı 50’den fazla köprü ve çevre yolu inşa edildi.
📷

Erdoğan’ın hapse girme süreci

Tarih 6 Aralık 1997’yi gösteriyordu. Erdoğan, Siirt’te düzenlenen bir açık hava toplantısında yaptığı konuşma sırasında Ziya Gökalp’in, 1912’de, Balkan Savaşı’ndaki Türk askerleri için yazdığı “Asker Duası” şiirinden bir dörtlük okudu. Bu dörtlük şöyleydi;
“Minareler süngü, kubbeler miğfer
Camiler kışlamız, müminler asker
Bu ilahi ordu dinimi bekler
Allah-u Ekber, Allah-u Ekber”.
Erdoğan, okuduğu bu dörtlüğün, bu haliyle Ziya Gökalp’e ait olduğunu dile getirmiş ve şu açıklamada bulunmuştu: “Konuşmamın bütünü incelendiğinde milli birlik ve beraberlik mesajı verildiği görülür”.
Erdoğan’ın konuşmasıyla ilgili bir inceleme başlatıldı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın görüntülerini inceledi. Görüşlerini, Refah Partisi’nin kapatılması istemiyle açılan davanın görüşüldüğü Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na iletti.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı, Erdoğan hakkında yürütülen “Türk Ceza Kanunu’nun 312/2 maddesi uyarınca “Halkı din ve ırk farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçlamasıyla hazırladığı iddianameyi, 12 Şubat 1998’de tamamladı.
Erdoğan, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmaya 31 Mart’ta başlandı. Dava 21 Nisan’da, Erdoğan’ın hakkında iddia edilen suçu işlediği yönünde sonuçlandı. Erdoğan, 1 yıl hapis ve 860 bin TL ağır para cezasına çarptırıldı. Ancak duruşmadaki hali göz önünde bulundurularak cezası 10 ay hapis ve 176 bin 666 lira para cezasına çevrildi.
Erdoğan, 3 Haziran’da açıklanan gerekçeli karara göre, “Siirt’te yaptığı konuşma, dindar ve dindar olmayan kesimler arasındaki gerginliği canlı tutmaya çalışıyordu”. Erdoğan, “Bunları inanç birliği maksadıyla söyledim; benim referansım İslam’dır” açıklaması yapsa da, inandırıcı bulunmadı. Kararda yer alan “cezanın ertelenmesine yer olmadığı” ibaresine karşı olarak oy çokluğu için Yargıtay’a başvurma hakkını kullandı. Mahkemenin verdiği kararı, 23 Eylül’de, Yargıtay 8. Ceza Dairesi, bire karşı dört oyla onaylandı. Bu kararın ardından Erdoğan’a siyasi yasak getirildi; artık bir partiyle veya bağımsız olarak seçimlere katılamayacaktı. O döneme ait Hürriyet Gazetesinin attığı şu manşet Türk medya tarihinin akıllara kazınan ifadelerinden biri olacaktı: "Tayyip'e şok ceza - Muhtar bile olamaz".
📷
Ceza infaz yasası gereği hapis cezası 4 ay 10 güne indirildi. Çeşitli ertelemelerden geçen cezanın ardından, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bıraktı. 26 Mart 1999’da cezasını çekmek üzere Kırklareli, Pınarhisar’daki Pınarhisar Cezaevi’ne girdi. 24 Temmuz 1999’da ise, tahliye edildi.
📷

Yasaklı döneminde Erdoğan

Anayasa Mahkemesi’nin, Fazilet Partisi’nin daimi olarak kapatmasının üzerinden çok zaman geçmemişti ki, bağımsız kalan milletvekilleri, yeni parti kurma çalışmalarını başlattı. Kendilerini “gelenekçiler” ve “yenilikçiler” olarak adlandırdıkları iki koldan yürüttüler bu süreci.
“Milli Görüşçü” olarak adlandırılan taraf, 20 Temmuz 2001’de, Recai Kutan’ın başkanlığında Saadet Partisi’ni; “değişimci” taraf ise, 14 Ağustos 2001’de, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu. Erdoğan, aynı zamanda partinin genel başkanlığına da seçildi.
“Biz milli görüş gömleğini çıkardık” demişti Erdoğan ve kullanılan bu ibare, muhafazakarların büyük tepkisini çekmişti. Bir yandan da sistemli bir çalışma içindeydiler. Yakında seçim vardı ve hazırlıklıydılar. 3 Kasım 2002’de düzenlenen seçimlerde Ak Parti yüzde 34,29 oy oranı ile birinci parti oldu.
Parti bu başarıları gösterirken, Erdoğan, siyasi bakımdan yasaklı olduğundan seçimlere katılamadı; milletvekili olamamıştı. 58. Hükümet, Abdullah Gül başkanlığında kuruldu.
Erdoğan, damarlarında akan kanda dahi siyasetin varlığını hissediyor olmalıydı. Duyduğu üzüntüyü içinde tutup, tekrar siyasi haklarına ulaşmanın yollarını arıyordu.
Siyasi yasağının kaldırılması için TBMM’ye yasa teklifi sunuldu. Aslında bu yasa değişikliği oy çokluğu ile kabul edilmişti, ancak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, tasarının, “özenle, somut ve kişisel” olduğu gerekçesiyle veto etti. Bir süre aradan sonra, yasa değiştirilmeden tekrar oylamaya sunuldu; meclis tekrar oy çoğunluğu ile kabul etti. Bu kez, Ahmet Necdet Sezer de onayladı. Erdoğan’ın milletvekili olmaması için artık hiçbir engel yoktu ve sağlam adımlarla ilerleyeceği yolunda daha elde edeceği çok başarı vardı. Bu henüz başlangıçtı.
Aynı dönemde, seçimlerde Siirt Milletvekili seçilen Fadıl Akgündüz’ün milletvekilliğinin düşürülmesi, Erdoğan’a ani ve yeni bir kapı açtı. Siirt’teki seçimlerin tekrar yapılmasına karar verildi. AKP’nin ilk sıradaki adayı Mervan Gül adaylıktan çekildi ve Erdoğan, partinin birinci adayı olarak aldığı yüzde 85 oy oranı ile Siirt seçimlerini kazandı.
📷

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan

Erdoğan, artık milletvekiliydi. Tüm gençliği boyunca hayalini kurduğu birçok şey için zorlu yollardan geçmiş olsa da, ilk önemli adımı atmıştı.
Sonrası Erdoğan için fazla hızlı ve başarı doluydu. Abdullah Gül, Erdoğan’ın milletvekili seçilmesinin ardından, Cumhurbaşkanı Sezer’e, istifasını sundu. İstifası onaylanan Gül’ün ardından, Cumhurbaşkanlığından aldığı görevle, Erdoğan, genel seçimlerden yaklaşık 3 ay sonra, 59. Hükümeti kurdu.
Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan, kendisini destekleyen ya da desteklemeyen her bireyin sorumluluğunu taşıyordu ve belli ki bu sorumluluğu daha uzun yıllar taşıyacaktı. Ak Parti, 22 Temmuz 2007’de yapılan 23. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, aldığı yüzde 46,6 oy oranı ile milletvekili sayısını 341’e çıkardı. Bu aynı zamanda Erdoğan’ın ikinci kez başkanlık koltuğunu hak ettiği anlamına da geliyordu. Aynı durum çoğalarak üçüncü kez de tekrarlanacaktı.
12 Haziran 2011’de gerçekleştirilen 24. Dönem Milletvekili Seçimlerinde, Adalet ve Kalkınma Partisi, aldığı yüzde 49,83 oy oranı ve 327 milletvekili ile Erdoğan’a üçüncü kez hükümet kurma yetkisini kazandırdı.
📷

Başkanlık sürecinde alt yapı çalışmaları

Özellikle İstanbul’dan yola çıkarak söylenebilir ki, ülkenin en büyük sorunları arasında ilk sıralarda alt yapı ve ulaşım gelmekteydi. Bu sebeple Erdoğan, başkanlığı sürecinde en çok eğilimi bu iki konuya gösterecekti.
2003 yılı sonunda düzenlenen verilere göre ülke genelinde bölünmüş devlet ve il yollarının toplam uzunluğu 4,387 km, otoyollar 1,714 km iken, 2013’e gelindiğinde bu veriler, sırasıyla 20,807 km ve 2,244 km olarak kayıtlara geçecekti. Erdoğan, devletin yönetiminde bulunduğu süre içerisinde, 2014 yılı itibarıyla 471 km’lik bölünmüş devlet ve il yolu inşası gerçekleştirecekti.
Örnekleyecek olursak, 1993’te yapımına başlanan Bolu Dağı Tüneli ve 2000’de başlanan Nefise Akçelik Tüneli, 2007’de tamamlandı. 2003-2014 arasında, devlet ve il yollarında 41,2 km uzunluğunda 84 tek tüp tünel, 86,9 km uzunluğunda 46 çift tüp tünel, otoyollarda 1 km uzunluğunda tek tüp tünel ve 21,1 km uzunluğunda 12 çift tüp tünel açıldı. Tüm yollarda ise, toplam 64,3 km uzunluğunda 151 tek tüp ve 135,8 km uzunluğunda 75 çift tüp tünel hizmete sokuldu.
2004’te, Türkiye’nin ilk deniz altı tüneli olan Maramaray’ın inşası başladı. İstanbul Boğazından geçen Marmaray, 2013’te tamamlandı. 2011’de Avrasya Tüneli ve Konak Tüneli’nin temelleri atıldı. Konak Tüneli, 24 Mayıs 2015’te açılırken, Avrasya Tüneli 20 Aralık 2016’da hizmete girdi. Bu iki tünel Türkiye'nin rüya projelerinin ilk ürünleriydi.
İlk hattı 2009’da Ankara-Eskişehir arasında açılan Yüksek Hızlı Tren, daha sonra birçok ile yayıldı.
2013’te İstanbul Boğazı üzerine üçüncü köprü olarak konumlandırılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün yapımına başlandı ve 26 Ağustos 2016’da köprü açıldı.
2002’de 25 olarak kaydedilen havalimanı sayısı, Erdoğan sürecindeki çalışmalarla 52’ye ulaştı. İstanbul’daki üçüncü havalimanı inşası ise, 2014’te başladı. Şimdilerde ise İstanbul 3. havalimanın, 29 Ekim 2018'de faaliyete geçmesi bekleniyor.
Erdoğan, Mart 2014 itibarıyla 18’i hidroelektrik santral olmak üzere, 268 baraj inşasına imza attı. Ayrıca, 138 ayrı yerleşim biriminde kentsel dönüşüm ile TOKİ öncülüğünde toplu konutlar yapıldı.
📷

Eğitim süreci

En son 2002’de 11.3 milyar TL olarak kaydedilen eğitime ayrılan bütçe, Erdoğan süreci ile 2014’te, 78.5 milyar TL’ye ulaştı.
Yönetim sürecinde birçok başarılı proje oldu. İlki, 2003’te UNICEF işbirliği ile başlatılan “Haydi Kızlar Okula” kampanyasıydı. Kızların okula gitmesini, eğitim seviyesindeki eşitsizliği noktalamayı amaçlayan bu projenin yürüttüğü kampanya sayesinde, 2002’de yüzde 87 olarak kaydedilen kız çocuğu okullaşma oranı, yüzde 96’lara kadar yükseldi. Bu Cumhuriyet tarihi için rekor bir rakamdı...
Bir ülkenin refah seviyesi kuşkusuz eğitim seviyesi ile paralel seyrediyordu ve eğitimin son durağı üniversitelerdi. 2003’te 70 olarak kaydedilen üniversite sayısı ilk 5 yılda 130’u geçmişti bile. Ülkenin 81 ilinin her birinde en az 1 üniversite oldu.
Sadece okul açmakla bitmiyordu elbet; bir de içinde yürütülen sistem adına bir şeyler yapılmalıydı. 2010’da başlatılan Fatih Projesi kapsamında çeşitli okullarda bazı sınıflara akıllı tahta koyarak işe başlandı. Teknolojinin nimetlerinden faydalanmak gerekiyordu tabii. Çocuklara da tablet bilgisayar dağıtımı başlatıldı.
Sonra 2012-2013 eğitim-öğretim yılından itibaren 4+4+4 eğitim sistemiyle 8 yıllık zorunlu eğitim, 12 yıllık zorunlu kademeli eğitime çevrildi. Başta çok karşı çıkanlar, olmaz diyenler olsa da, çocuk dediğin bir genç ağaç, eğilmeyi bekliyordu. Artısıyla, eksisiyle aslında bu sistem, eğitimin insana zorunluluğunu vurguluyordu. Çünkü ne ilginçtir ki, insan dediğin varlık, zorunlu kılınmayan şeylerin pek heveslisi olmayabiliyordu…
📷

Ekonomik süreç

Ülkede, Ak Parti döneminden önce en son “Kara Çarşamba” olarak da bilinen 2001 Türkiye ekonomik krizi yaşanmıştı. Bu kriz, ülkenin beklenmedik ölçüde ekonomik daralmasıyla sonuçlandı. Dövizdeki yüksek artışa bankacılık sisteminin açmaza girmesi eklenmiş devlet büyük bir mali yükü sırtlanmak zorunda bırakılmıştı.
Bir algı var insanda; zengin hep zengin, fakir hep fakir. Uzun adam, nasıl olmuştu da insanların umudu oluvermişti. Yeni her zaman iyidir mottosunun ürünü müydü bu? 2003’te Erdoğan ülkenin Başbakanı olduğunda, yeninin her zaman iyi olduğunu kanıtlayan o can gelmişti sanki. Belki de karşılıklı güvenin getirisi dört koldan yapacaklarına odaklanan Erdoğan, 2003’ten 2009’a ekonomide büyük bir büyüme sağlamayı başarmıştı. Sayısal verilere göre bakarsak, bu yıllar arasında Türkiye’nin GSMH’si, dünya toplamının yüzde 1,11’inden, yüzde 1,3’sine yükseldi. Bu süreçte, Türkiye edindiği oranla, AB ülkeleri arasında en iyi performansı yakalamıştı. Ayrıca bu süre zarfında, Türkiye’nin Uluslararası Para Fonu’na olan borcu da bitirildi. Ve dahi Türkiye İMF olarak bilinen bu yapıya borç verebilecek ülkelerden biri olmuştu...
Bu başarı, Cumhuriyet’in kurulduğu zamandan bu yana edinilmiş en büyük başarılardan biriydi. Siyasi istikrar sağlandı, ekonomi güçlendi ve dolayısıyla sosyal refah seviyesi yükseldi. Uzun Adam, bu işi başarmıştı. Dönüp çocukluğunda köşede soğuk su satan Recep Tayyip’e teşekkür ediyor muydu acaba?
Çıkışlar kadar inişler de insanlar içindi. Uluslararası krizi takiben 2008’in son çeyreğinde, bir durgunluk başladı. Babalarınızdan sizin kulaklarınıza da yer etmiştir muhakkak; kemerleri sıkma zamanıydı. Durgunluk, 1 yıl sürdü. Türk ekonomisinde ciddi bir küçülmeye sebep olmuştu. İşsizlik oranı, yüzde 10’dan, yüzde 14’e yükseldi. Küresel bir ekonomik krizin etkileri Türkiye'de de kendini hissettirmiş ancak Türkiye güçlü ekonomik yaklaşımdan verilmeyen tavizler sayesinde bu krizi, tabir yerindeyse, ufak sıyrıklarla atlatmıştı. O dönem Erdoğan, bu küresel ekonomik krizin Türkiye'yi teğet geçeceğini söylemiş ve öyle de olmuştu.
Ülkede işler yeniden düzelmeye başlamış; 2010 ve 2011 GSYH, yüzde 9 ve yüzde 8’den daha fazla büyüme göstermişti. Türkiye’yi, Çin’den sonra dünyada en fazla büyüme gösteren ikinci ülke konumuna yükseltti. Bu büyüme, işsizlik oranının da, krizden önceki seviyelere düşmesini sağladı.
2011’de, cari işlemler açığı yüzde 10’luk oranla tarihinin en yüksek noktasına ulaştı; dünya rekoru kırmıştı. Türk Lirasının değeri de, aşırı sermaye girişinden etkilenerek yükseldi. Ak Parti, “Ekonomiyi yeniden dengeleme” başlığı altında bir uyum operasyonuna karar verdi. Bu proje etkisini şu rakamlarla gösterdi: Bütçedeki eğitim payı 2002’de yüzde 10 iken 2011’de yüzde 15’e yükseldi. Sağlık payı da yüzde 2.6’dan, yüzde 5.8’e yükseldi. Bu zaman zarfında GSYH reelde yüzde 50’den fazla yükseldiği için eğitim ve sağlık harcamalarının reel artışı, GSYH içindeki pay artışlarından daha fazla olmuştu.
submitted by oguzkra1 to RecepTayyipErdogan [link] [comments]


2020.05.28 19:50 cinbilgisinfo Çin Atasözleri: İlham Veren, Komik ve Anlamlı Çince Sözler

Çin Atasözleri: İlham Veren, Komik ve Anlamlı Çince Sözler
Atasözleri ülkelerin tarihini, kültürünü ve tecrübelerini yansıtıyor. Kimi zaman komik, kimi zaman anlamlı, kimi zaman düşündürücü kimi zaman da karmaşık gelen bu sözler aslında hayatın gerçeklerini yanısıtıyor. Çin kültürü içerisinde yer alan Çince deyimler ve Çince atasözleri içerisinde derin anlamlar barındırıyor ve tecrübelerin aktarımını sağlıyor. ‘Bir Çin atasözü der ki’ diye başlayan cümleler çoğu zaman hayatın gerçeklerini ifade eden cümlelerle tamamlanıyor. İşte sizler için Çin atasözleri arasından seçtiğimiz Çince güzel sözler ve anlamları…
https://preview.redd.it/77q76ihzmj151.jpg?width=740&format=pjpg&auto=webp&s=d6e95c686f3bfc1b4c8fa299b1dddc69d5f53ef2

Öğüt Veren Çin Atasözleri

小洞不堵大洞难补。 Xiǎo dòng bù dǔ dà dòng nán bǔ.
“Küçük deliği durdurmazsan büyük deliği yamayamazsın.”
Öğüt veren Çin atasözleri arasında en çok bilinenlerden bir tanesi olarak yukarıdaki söz karşımıza çıkıyor. Sorunları küçükken halletmek gerektiğini sorun büyüyünce çözmenin zorlaşacağını ifade ediyor. Türkçe’de kullandığımız ‘yılanın başını küçükken ezeceksin’ tabiri bir yönüyle bu Çince atasözü ile eşleşiyor.

Tespit İçeren Çince Atasözleri

三个和尚没水喝。 Sān gè héshàng méi shuǐ hē.
Üç keşişin içecek suyu yok.
Çin Atasözleri toplumsal konulara da değiniyor. Örneğin yukarıdaki söz herkese ait olan işi hiç kimsenin yapmayacağını ifade ediyor. Yani görev birisine aitse o görev yapılır, eğer görev ortaya söylenmiş ve biriniz bu işi yapın denmişse hiçkimse o işi yapmaz deniyor. Aslında ofis ortamlarında sıkça karşılaştığımız bir durum.

Aşk Temalı Çin Atasözleri

情人眼里出西施。 Qínɡrén yǎnlǐ chū xīshī.
Aşık (sevgilisine) baktığında Xishi görür. (Xishi Çin’de güzelliği ile meşhur olan bir karakter)
Çin atasözleri arasında dilimizdeki tabirlere oldukça benzeyen bir başka söz de yukarıda yer alıyor. Bu Çin atasözü aşık olan kişinin sevdiğini her haliyle güzel göreceğini ifade ediyor. Bizim kullandığımız ‘güzel bakan güzel görür’ ya da ‘aşkın gözü kördür’ tabirine benziyor.

Komik Çin Atasözleri

一天到晚和妻子吵架的男人晚上什么都得不到 Yītiān dào wǎn hé qīzi chǎojià de nánrén wǎnshàng shénme dōu dé bù dào
Gün boyunca karısıyla tartışan adam gece avucunu yalar
一个男人在电栅栏上小便将会得到令人震惊的消息 Yīgè nánrén zài diàn zhàlán shàng xiǎobiàn jiāng huì dédào lìng rén zhènjīng de xiāoxī
Elektrikli çitlere işeyen adam şok edici haberler alır
Daha fazla atasözünü Çince atasözleri yazımdan okuyabilirsiniz.
submitted by cinbilgisinfo to KGBTR [link] [comments]


2020.05.26 03:30 BABAZOOM TALKAN &CÜRCAN KATLİAMI TÜRKLERİN ARAPLARDAN GORDUGU DUNYA TARIHINDEKI EN BUYUK SOYKIRIM

Türklerin tarih kitaplarında ve arşivlerinde yer almayan ancak diğer milletlerin yazılı tarihinde yer alan iki büyük Türk katliamından biri. Ermeni’ler “katledildik” diyebiliyor. Rumlar “topraklarımızdan sürüldük” diyebiliyor. Ancak Türk gururu “Araplar bizi katletti, zorla müslümanlığı dayattı” diyemez. Talkan ve Curcan katliamları.. Resmi tarihte şöyle bir üfürme var. Türkler Çin ile savaşırken Araplar yardıma gelmiş, bu sırada birbirlerine sempati beslemişler, Türk savaşçılar Arap okçuların yanaklarından makas almış, islamiyeti kabul etmihihihi hoh!. Karşılıklı milletlerin hem fikir olduğu tüm savaşlar gerçek, bir tek Türklerin katledildiği yalan öyle mi? Talkan Katliamı‘nda 100.000 Türk katledilmiştir, bunun yanında 50.000 ‘den fazla türk köle ve cariye olarak pazarlarda satışmıştır. Bu katliam, İslam’ın barış dini olduğunu yeterince kanıtlamış, ayağı kayıp yanlışlıkla arap kılıçlarının üstüne düşen arkadaşlar da olmuş ama dersini iyi alanlar akın akın islamiyet ile şereflenmiştir. Hz. Muhammed’in ölümüyle birlikte insanlığın iktidar hırsı İslam dininde de ortaya çıktı. Mezhep ayrımcılığını kesinlikle reddeden İslam dininin iktidar çatışmaları sebeple mezheplere ayrılması tamamen Arapların eseridir. Eflak Voyvodası Vlad’ın yaptıklarına kin duymayan insan olamaz değil mi? İşte Vlad, Curcan ve Talkanda yaşanan acımasızlığı hayal dahi edemezdi. Ancak gel gör ki İslamı en doğru yaşayan, koruyan ve öğreten millet yine Türk’lerdir. Eğer Türkler müslüman olmasaydı, İslamiyet bugün Arapların etnik dini olmaktan öteye gidemez, olsa olsa en fazla Hindistana kadar gidebilirdi. 1. TARİHİN EN ALÇAK SOYKIRIMLARINDAN BİRİ – TALKAN KIRIMI Buhara’da yaşananlar diğer Türk Beyliklerinde de tesirini hissettirir. Sogd Meliki Neyzek Tarhan şehrinin yok olmaması için Kuteybe ile anlaşma yapar. Anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır.. Ancak bu tarafsızlık ve Türklerin bir araya gelememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istila edip talan etmişlerdir.. İlk saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler de aynı kırımı yaşadı. Türkler örgütlü olmadığı için Arap’ların işleri kolaylaştı. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptiğı anlaşmada yanlış yaptığını ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir teminat getirmeyeceğini gördü. Üstelik diğer Türk Beylerine de aldattığını anladı. Tohoristan’a döndükten sonra diğer Türk beyliklerine bir mektup yazıp uyarmaya çalışır. İlk pozitif cevap Talkan meliki Sehrek’den gelir.. Tarhan’ın düşüncelerini öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir silahlı güç ile Talkan şehrine doğru yürür.. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder.. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen nekadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu kırım o vakte kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu kırımı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Kilometre.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır. Tüm bunlar hep İslam adına yapılmıştır.. Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alır. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar. Askerlerin yorgunluk eğlencesi olurlar. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar. Erkekleri kavga ederek can verirler.. Tüm şehir yakılır. Araplar bu şehre yakılmış şehir manasında Muhtereka derler.. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i abluka eder.. 2 ay müddetle devamlı olarak buraya saldırır lakin bir netice alamaz. Aynı zamanda kış yaklaşır. Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim ismindeki adamını gönderir. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması vaziyetinde kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin önerinini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur. Komutanları ile görüşüp önerisi kabul ederler. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, çevresi hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur. Kuteybe aynı zamanda Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der. Kuteybe önce Tarhan’ın iki erkek çocuğunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir. Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht dövüşü vardır. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar. Önce Havarizat ile çevresindekileri öldürtür. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında tutsak alırlar. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin buyruğu üzerine öldürülürler.
Bu olay, Ziya Kitapçı”nın, İslam Tarihi ve Türkler isimli kitabında aynen şöyle anlatılır ; Bu harblerden birinde, et-Taberi”nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe’ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman’ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir alana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını buyurmuştur. Cebbar, zorba, vicdansız Arap komutanının çevresinin bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten sanki gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır, ”Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış perişan Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir anımsayınız. Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Yalnızca ata bile binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler.” Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür. Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir. Harzemli tanınmış Türk bilgini, Biruni Harzem’deki muasırlığın yok edilişini şu şekilde anlatır. “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, ananelerini savunanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylelikle herşey karanlıklara gömüldü. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi ile ilgili bilinenleri artık öğrenme imkanı bırakmadı. Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür. Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, ama gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant, abluka edilir. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar. Daha fazla dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre, 1.Semerkant Araplara her yıl 2.200.000 altın ödeyecektir.. 2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir.. 3.Şehirde Cami yapılacaktır.. 4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır.. 5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir.. Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır. Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar. Ara ara Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi direktifini verir. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz. Bu arada Haccac can verir. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar. Tam Kasgar’ı abluka edecekken Halife Velid can verir, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile beraber 716 yılında kafası kesilerek öldürülür. Zira Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir. Taberi Anlatımları Aşağıdaki pasajlar direk Taberinin anlatımından alınmıştır. Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343) Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar. Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yeniden dönüp Merv’e geldiler. Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle bağlaşık idi. Kuteybe’nin geldiğini duyunca kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği zaman hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Ne kadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada sayısız Türk öldürdü. Söylenti odur ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki erkek çocuğunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344) Kuteybe diye konuştu: – Vallahi şayet benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar vakit kalmış olsa bunu cildim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün ) Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi erkek çocukları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler. Hepsi 700 adam idi. Emretti başlarını kesip Haccac’a gönderdiler. (Syf-347) Bu 70 sene süren Türk-arap savaşlarının en ehemmiyetli noktaları ve sonuçları ; 1- 100.000’in üstünde Türk katledilmiştir. 2- 50.000’in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır. 3- Şehirler yağmalanmış , ganimet diye halkın herşeyi talan edilmiştir. 4- Tüm zenginlikler , tarihi yapıtlar yokedilmiş , yakılmış , yıkılmıştır. 5- Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan “Talkan Katliamında” 40.000 Türkün kesilerek 24 kilometre yol süresince ağaçlarda sallandırılmıştır.( Tarihte örneği çok azdır.) 6- Aynı şekilde “Curcan Katliamında da esir alınan 40.000 Türk’ün nehir kenarında kafaları kesilmiş , nehrin suyu kıpkızıl olmuş , cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır. 7- “Teslim olursanız canınız bağışlanacak” sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş , “Şeriat söz tanımaz” denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir. 8- Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet ele geçirmişlerdir. 9- Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi Çinlilerden bile görmemişlerdir. 10- Bu tarihi gerçekler “islam etkilenmesin” düşüncesiyle gizlenmekte , söz edilmemektedir. Türkçü politikacılar bile konuyu geçiştirmektedir. Bundan da Araplar nasiplenmektedir 9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş hatıranda) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir. Çaygan Kuteybe’den yardım diledi.Çünkü Camhüd meliki her zaman gelip Çaygan ile cenk ederdi.Ve Çaygan’ı gayet incitirdi.Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi.Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü.Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş tutsak aldılar. Kuteybe emretti. Hepsini öldürdüler. (Syf-349-350)
submitted by BABAZOOM to KGBTR [link] [comments]


2020.05.01 17:07 Ayanokoji-san Halife, bir elçiyi islamı anlatması ve yayması için Türkistan'a gönderir...

Türklerin savaşçı ünü tüm dünyaya yayılmıştı. Bundan haber alan Halife bir elçiyi islamı anlatması ve yayması için Türkistan'a gönderir. Uzun yolculuk sonunda Türkler'in topraklarına varır. Türkler, ilk defa böyle pis kıyafetli ve çirkin yüzlü bir insana rast gelmiş. Aralarından biri hemen kırbacını çıkarıp arabı dövmeye başlamış. Yalvar yakar arap ne için geldiğini kimlerden olduğunu anlatmaya başlar. Sonunda ise Türkler arasında ikilik çıkar. Türklerden biri der "Bu pis kıyafetli adamı Kağan'ın yanına götürürsek kellemizi mızrağın ucuna geçirip otağın başına diker" hararetli tartışmadan sonra arabın üstüne başına adam gibi Türk kıyafeti verilip öyle Kağan'ın huzuruna çıkartılır. Kağan'ın otağına girmeden önce kapıdaki subaylardan biri arabı baştan aşağı sürer. Tam içeri alacakken durdurur: "Bu kafandaki nedir ? Yılan gibi sarmışsın, çıkar lan şunu kafandan!". Arap, sarığını çıkartıp Subaya uzatır. Subay araba seslenerek: "Ulan bana değil yere fırlat çek şu pis şeyi üzerimden beyinsiz!" arap sarığı yere koyar. Arap korkudan bildiği tüm duaları okumaya başlar ve en sonunda kazasız belasız otağa varır. Subaylardan biri araba kaş göz işareti yapar, arap anlamaz. Subay çeriye emir verir : "Şu araba Kağan'ın huzurunda nasıl durulur öğretin." der. Arabı süründürerek Kağan'ın yerine yaklaştırırlar ve omuzlarından aşağı bastırıp diz vurdururlar. Kağan ise hiç oralı değildir. Çin elçisinin gönderdiği betiği okumaktadır. Arap, bir iki dakika diz vurmuş vaziyette bekler ve Kağan yüzünü araba çevirir. Kağan: "Bu pis koku senden mi geliyor?". Arap şapşal bir ifadeyle Kağan'ın yüzüne bakar, Kağan hiddetlenerek yanındaki Subaylara bağırır "Götürün şu arabı yıkayıp öyle getirin!". Arabı kollarından tutan Subaylar apar topar gölün içine fırlatır lakin arap yüzme bilmez ve boğulur. Subaylar ve Çeriler telaşa kapılır: "O arabın cesedi balıkları zehirleyecek derhal bunu çıkaralım" der. Aradan uzun bir zaman geçer, Halife gönderdiği elçi geri gelmediği için bir elçi daha gönderir lakin bu sefer gelen elçi müslüman bir acemdir. Acem, Türk adetlerini ve göreneklerini bildiği için efendice giyinerek Türkistan'a öyle varır ve Kağan'ın huzuruna çıkar. Acem şöyle der :"Ben uzun yolculuktan geldim. Hurmaların yetiştiği develerin koşuştuğu hz ibrahimlerin musaların süleymanların yetiştiği Allah'ın nur saçtığı mekkeden geldim. Sizi Allah'ın dinini anlatmaya ve hak dinine davet etmeye geldim. " Kağan söze girer: "Demek öyle, bu elindeki nedir?" Acem:"Elimdeki kitap Allah'ın emirlerini sizi bu kitaba uymaya ve Allah'a itaat etmeye davet ediyorum eğer bunu yaparsanız tüm islam dünyasının takdirini kazanacaksınız." Kağan: "Biz Türk Tanrısından başka kimseye itaat etmeyiz! Şu getirdiğin kitabı ver bakalım!" kitabın içeriği arapça olduğu için kitaptan hiçbir şey anlamaz. Kağan kitaptan bir bölüm göstererek "Oku bakalım şurayı" der. Acem büyük bir hevesle gösterilen yeri okur gösterilen yerde aynen şu yazmaktadır: "Hurma ağacını kendine doğru silkele silkele ki sana taze hurmalar dökülsün " (Meryem Suresi 25. ayet) Türk başbuğu sakin bir sesle :"Hurma nedir?" der. Elçi: "Hurma çok şifalı bir meyvedir hiç yemediniz mi ?" Kağan: "Türkistan'da hurma diye bir meyve yok. Sizin kitabınızın hükmü Türkistan'da geçmez şimdi gidebilirsiniz." Elçi: "Ama efendim lütfen bir dinleyin lüt-lütfen bir ayet daha okuyayım" Kağan: "Peki kitabı ver ben seçeceğim" der. Kağan sanki çok arapça biliyormuş gibi iki üç dakika göz gezdirir. "Hadi şunu oku bakalım" der. Elçi okur "Ey iman edenler peygamberin evlerine vaktine dikkat etmek isteyip bir yemek için izin verilmedikçe içeri girmeyin peygamberi yemek yerden rahatsız etmeyin! " (Ahzâb Suresi 53) Kağan söze girer: "Peygamberiniz sağ mı ?" Elçi: "Hayır vefat etti." Kağan:"Şimdi bu ayet bizim ne işimize yarayacak o zaman? Peygamber sağ mı ki biz onun evine girerken izin alacağız yemek yemek için bu ne saçmalıktır böyle !" Elçi: "Şey efendim..şimdi ben ne desem bilemedim.." Kağan: "Ulan sen bizle alay mı edersin nasıl bir din lan bu ! Yıkıl karşımdan! " Elçi: "Lütfen efendim bir ayet daha okuyayım lütfen!" Kağan: "Subaylar, bu adamı alın ve ayaklarına 500 sopa vurun geldiği yere postalayın!" Elçi: "Allah rızası için dinleyin yalvarırım lütfen son bir ayet" Kağan: "Peki ancak bu sefer bizi kızdırırsan çok fena olacak. " elçi heyecanlanır. Kağan eline kitabı alır ve bir bölüm seçer. Elçi : "Biz bu kitabı mekke ve çevresine gönderdik!" Kağan: "Ulan kendi kitabınız bile bu kitabı mekkelilere gönderdik diyor sen hangi akılla bizi bu dine davet ediyorsun!" Kağan hiddetlenerek kılıcını kınından çıkararak PAAAT elçinin kellesi top gibi yere yuvarlanır. Kelleden fışkıran zehirli gaz zemindeki Uygur dokuma halısını eritir. Kağan bu durumu şaşkınlıkla izlerken aynen öfkelenir ve tüm Subaylara emir verir : "TÜRKİSTAN HORDASINI TOPLAYIN KATLİAMA ÇIKACAĞIZ !".
submitted by Ayanokoji-san to kopyamakarna [link] [comments]


2020.04.24 14:28 RaceMeToNeptune Koronavirüs Esprileri

😂Uzun süre sonra bugün ilk defa çöp atmaya çıkacağım o kadar heyecanlıyım ki ne giyeceğimi bilemiyorum. 😂Şu karantina bitsin hepinizi pikniğe götüreceğim siz etleri ayranları alın, ben ormanı ayarlarım. 😂Berberler kapalı diye herkes kafayı 3 numaraya vurmuş, memleket Isparta komanda Tugayı gibi. 😂Fıkra gibi ülkeyiz testi pozitif çıktı diye tüm köyle sarılıp kucaklaşıp helalleşti, şimdi bütün köy karantinaya alındı. 😂Oturma odasına İzmir, mutfağa Ankara, yatak odasına da İstanbul ismini yazdım, şehir şehir dolaşıyorum ohhh. 😂Tarihte ilk defa dünyada tüm ülkedeki kadınlar kocalarının nerede olduklarını biliyorlar. 😂Sevgilisi olup da evde eşiyle karantinada olanlara da geçmiş olsun dileklerimi sunarım. 😂Korana'dan korunmak için 200 TL'ye muska yapan sahtekarlara itibar etmeyin ben size 100 TL'ye yaparım. 😂Kolonya şişesini çamaşır suyu ile, çamaşır suyu şişesini kolonya ile, kolonya şişesini sirke ile siliyorum, çıldırmama az kaldı. 😂20 yaş altı sokağa çıkmasın, 65 yaş üstü evde kalsın.... yok edilmesi planlanan hedef kitle biz miyiz ne. 😂Yüzyılın son kabadayısı korana adam, Dünyada ne kadar bar pavyon kumarhane varsa tek başına kapattı saygılar korona. 😂Çin'den kaç gündür hiç ses çıkmıyor mahallenin delisi gibi ortalığı karıştırıp kenara çekildiler. 😂2021'e girersek o bizi kutlasın, siz 2020'den nasılsa çıktınız diye. 😂İstanbul adliyesine girerken kapıda güvenlikler gülümseyerek kolonya tuttular, bu samimi ev ortamı havasına kapılarak ayakkabılarımı çıkarıp terlik rica ettim, iki kolumdan tutup dışarı attılar. 😂Yeni gelen arkadaşlık isteklerini 14 gün karantinada bekleteceğim, içerideki arkadaşların sağlığını düşünmek zorundayım. 😂Devletimiz tedbir amaçlı güzellik salonlarının kapatırsa koranadan daha korkunç şeylerle karşılaşabiliriz. 😂Millet şimdi dışarı çıkamıyor ya, her şey altüst oldu. Yaz kızım 9 ay sonra doğum patlaması yaşanmazsa ben de bir şey bilmiyorum. 😂Deprem var içeri girmeyin, virüs var dışarı çıkmayın, hayırlısıyla bir öleydik, bu ne yaaaa. 😂Korona virüsüne yakalanırsam bütün kavgalı olduklarımla öpüp barışacağım, hayatta küs kalmamak lazım. 😂Bazen evde o kadar canım sıkılıyor ki, kapıyı açıp "ooooo kimler gelmemiş" deyip kapatıyorum. 😂Soylu bizim cenahı evde tutmanın kolayını buldu, "dışarı çıkarsanız istifa ederim" desin. Açlıktan ölürler de dışarı çıkmazlar. 😂Ürdün'de bir adam aracın içinde koranadan öldüğü için aracı ile birlikte defnedildi, malını öbür tarafa götüren ilk insan olarak tarihe geçti. 😂Anneme virüs var biraz alışveriş yapalım diyorum, oda dur belki ölürüz masraf yapmayalım diyor. 😂Korkudan sadece sokağı değil, tartıya da çıkamıyorum. 😂Ev kızı isteyenlere müjde, şimdi bütün kızlar evde. 😂Kadının biri kocasının telefonunu kurcalarken korana diye bir numara kaydedilmiş görür, numarayı arar ve kendi telefonu çalar. 😂Eskiden virüs telefona bilgisayara girmesin diye uğraşıyorduk, şimdi bize girmesin diye uğraşıyoruz. 😂Eskiden biri hapşırınca çok yaşa denirdi şimdi hapşırıldığında "git ileride hapşır vallahi 155'i ararım" deniyor. 😂Bütün ülke Ali vefa gibi olduk, temas yok. 😂Şimdi de Çin'de hanta virüsü çıkmış, Cengiz Han'ın mezarını bulup çıkarın laaa, biz bu Çinlilerle başa çıkamıyoruz. 😂Şok kampanya!!!! sadece 3500 tl den başlayan fiyatlarla sizi korona olmuş gibi eşinizden alıp sevgilinize götürüp 14 gün sonra tekrar evinize teslim ediyoruz kimse şüphe etmiyor. 😂Ne eğlenceli bir gün, dur biraz da şu koltukta oturayım, sonra diğer odaya geçer duvarlara falan bakarım, olmadı bir de salon yaparım. 😂Hastaneye gittim o kadar kalabalıktı ki bir türlü bana sıra gelmedi ben de yüksek sesle doktor bey ben Çin'den yeni geldim çok hastayım dedim, ilk beni aldılar özel ilgiler odalar falan, her şey temiz çıktı gayet iyiyim evde dinleniyorum, bitmezdi ki o sıra. 😂Yüzük partisi Çiş partisi Bebek geldi partisi Bebek geliyor partisi Cinsiyet belli oldu partisi adım adım sapıtıyordunuz, şimdi düğün bile yapamıyorsunuz. 😂Az önce marketdeydim, muazzam kalabalık vardı, şöyle bir içeriye bakıp "Veli amca Allah kabul etsin ne zaman geldin umreden" dedim markette kimse kalmadı, 😂Bakıyorum da sokakta el ele gezen çift göremiyorum, hani ölümüne seviyordunuz? 😂Yaz geliyor fit olayım derken, karantinaya girdim fil gibi oldum. 😂Ay sonuna kadar kuaförler açılmazsa sarışınların yüzde doksanı yeryüzünden silinecek. 😂Bana evlen evde kalacaksın diyordunuz, hepiniz kaldınız mı evde? etme bulma dünyası işte. 😂Salgın bitince parayı kıracak 3 meslek 1 psikiyatristler 2 diyetisyenler 3 kadın doğum uzmanları. 😂Yıllarca bizi üç harfliler çarpacak diye korkuttular meğerse o cin değil Çin miş. 😂Evde durmaktan canınız mı sıkıldı? eşlerinizle telefonlarınızı değiştirin hayatınız renklensin. 😂O değil de bu sene mart ciddi ciddi kapıdan baktırdı. 😂Yarın hava güzel olacakmış, çocuklarıda alıp salona geçeyim diyorum. 😂Bu Çin'den gelen her şey şimdiye kadar çakmaydı, bi korona virüsü orijinal çıktı iyi mi. 😂Ailecek balkona çıkıp kahve içtik, babam diyor ki geç oldu artık eve gidelim. 😂Beyler sakın ola evde eşinizle kavga etmeyin gidecek yerimiz kalmadı. 😂Allah'ım dünyayı gezmek istiyorum dediğim için çok özür dilerim, mahalleyi gezsem yeter. 😂Yeminle fıkra gibi bir ülkeyiz. Borçka niçin karantinaya alındı? Artvin'in bir köyünde testi pozitif çıkan birinin ailesinden ve bütün akrabalarından helallik isterken hepsine sarılması ve şapur şupur öpüşmeleri neticesinde bütün köy ve ilçe karantinaya alınmış. Not: Adam giderken yalnız gitmeyeyim, dedi herhalde. 😂 Ulan korana bizi eve hapsettim kendin dünyayı geziyorsun, ayıp oluyor ama. 😂Bu gidişle evde kalsak Bakırköy, dışarı çıksak tahtalıköy, Allah hayra çıkarsın sonumuzu. 😂 Şekerimizi kolonyamızı aldık, görücü bekleyen gibi oturduk evde virüs bekliyoruz. 😂 Durum vahim binlerce erkek virüsten değil, evde kadın dırdırından ölecek. 😂Kim akıl ettiyse çok doğru söylemiş, dışarı çıkana para cezası değil de evinde kalana para ödülü verirse biz 5 güne kalmaz bu virüsü yeneriz.
submitted by RaceMeToNeptune to kopyamakarna [link] [comments]


2020.04.21 12:07 ginkara Amk dünyanın en fantastik rüyasını gördüm

Bi gemideyiz arkadaşla sahil boyunca gidiyoruz ama sahile paralel bi şekilde ortaçağ dönemine ait dünyanın bütün uluslarının gemileri sıraya girmiş Viking gemileri var İspanyol gemileri çin gemileri var bütün dünya uluslarına ait gemiler sırada böyle ama karmaşık değil o ulusun gemileri toplu sırada ayrı değiller böyle hayran kalıyorum ben birsuru gemi var yanlarından geçiyoruz bizimki de günümüzün fırkateynlerinden metal hızlı geçiyoruz yanlarından sonra karaya doğru giren bi giriş var denizde orası da yine modern savaş gemileriyle korunuyor o sırada da sahilde Afrika kabileleri denizden çıkıyor onların gemisi yok amk yüzerek gelmiş sahilden çıkıyor hepsi neyse biz karaya geçiyoruz bi at arabasının arkasında biyere gidiyoruz kapalı çarşı gibi biyerdeyiz ama ortam efsane her kültürden her ulustan dükkan var içerde herkes Türkçe konuşuyor neyse biz arabanın arkasında burayı inceleye inceleye gidiyoruz en sonunda da bi japon masaj ve kaplıca yerine geliyoruz bi japon adam var eşyalarınızı lütfen çıkarın diyor ama böyle tam japon aksanlı Türkçe biz çıkarıyoz sonra içeri geçiyoz bi japon kadın var orda da ayakkabılarınızı surda çıkarın terlik giyin lütfen diyor ama Türkçesi güzel onun baya aaa diyorum turkceniz ne kadar güzel adınız nedir diyorum bana burada Dızcı Hime derler diyor amk bütün dünya Kürtlerin çatısı altında birleşmiş herkeste Kürtçe lakablı isimler var Kürtler teknolojik olarak uçmuş o girişteki savaş gemileri Kürtlerinmiş
submitted by ginkara to KGBTR [link] [comments]


2020.04.08 21:47 Dicepbp Çinli adam bir yarasa mağarasına girmiştir:

Çinli adam bir yarasa mağarasına girmiştir: submitted by Dicepbp to sarkimimleri [link] [comments]


2020.03.11 00:50 karanotlar Bir Türlü İnsanlaşamayan İnsanlık Dünyası

Rıza Çolpan

Sevgili okuyucu kardeşler, ben zaman zaman bir siyaset yorumcusu olmadığımı, bu işi yüzlerce ve binlerce siyaset bilimcisinin, gazetelerde namlı köşe yazarların yaptığını söylüyorum, ki benim bu konudaki bir gerçeğim. Yani ben dünyada ve ülkem Kürdistan’ın dört parçasında gelişen, gerek siyasi ve gerekse diğer konuları yakından takip eden kişi değilim. Ayrıca hem ülkemden on sekiz bin kilometre uzaktayım ve hem de olayları bilimsel açıdan yorumlama düzeyinde biri değilim. Ben genellikle gördüğüm, duyduğum ve kitaplarda okuduğum bazı konuların doğru ve yanlışlarının üzerinde duruyor, onlardan bahsediyor, sonra da görüş ve kanaatımı beyaz kâğıt üzerine dökerek karalıyorum. Bu yazımda ise, başlıktaki “Bir Türlü İnsanlaşamayan İnsanlık Dünyası” ile ilgili hem görüşümü ve hem de üzerinde yaşadığımız, Saat’te 108 bin kilometre hızla dönen dünyamızın üzerinde yaşayan bütün canlı varlıklar içinde biz, düşünen, konuşan ve iki ayak üstünde gezen, kafatası içindeki beynimizin emirleriyle ellerimizle mevcut dünyamızdaki her türlü araç ve gereçleri yapmamıza rağmen, bir türlü gerçek birer insan olmadığımız, gerçek insani duyguya sahip olan her kişi bunu üzülerek görüyor ve biliyor.
Değerli dostlar, günümüzdeki bilim insanları, üstünde yaşadığımız bu dünyanın güneşten bir ateş parçası olarak kopup geldiğini, gelirken de önce hava boşluğunda sağa, sola yalpalandığını ve daha sonra yukarıda arz ettiğim gibi Saat’te 108 bin kilometre hızla dönmeye başladığını, sonra sönen ateş değişime uğrayarak toprak ve suya dönüştüğünü ve ilk önce sularda balık, ardından da kara toprak üstünde dört çeşit canlı, bitki türü türemeye başladığını söylüyorlar. Bu dört çeşit canlı varlık içinde insan, -ki Darvin’in teorisine göre bir çeşit maymundan evrimleşerek iki ayak üstünde duran bizler- dört ayaklı hayvanlar, kanatlı, iki ayaklı uçan kuşlar ve yine hayvanlar kategorisinde bulunan sürüngenler. Evet, işin ilginç tarafı, bu canlı varlıkların kimin tarafından yaratıldığı bilinmediği gibi, bu canlılar hep birbirlerini yiyerek yaşarlar. Hayvanların bir çeşidi ot ve çeşitli bitkileri yiyerek yaşar, diğer bir kısmı da birbirini yiyerek yaşarlar. Örneğin kurt, aslan, kaplan, ayı, tilki, çakal vs vs. Kuşlar ise, onların da bir kısmı kendi türü kategorisinde bulunan, örneğin kartalın tavuk, serçe, keklik ve benzerlerini yemeleri, kedilerin ise fare gibi benzeri küçük hayvancıkları yemeleri, yine vs. vs.
Peki biz insanlar, ilk dünya yüzüne ve iki ayak üstüne kalkıp yürümeye başladığımız zaman, acaba ne yedik ve nasıl bir yaşamı sürdürdük? İlk anamız, babamız nasıldı? Nasıl bebeklikten çıkıp koca adam olduk? Kanaatimce bunun doğru bir cevabı yok, söylenilen şeyler hep tahmin diye düşünüyorum. Çünkü milyarlarca yıl öncesi, bu günkü insan, bilim ve modern teknoloji, koca dünya herkesin cebine girmemiş ve yoktu. Bilim dünyası ilk insanların, kafatasları içindeki beynin, bugünkü insan beyni gibi olmasına rağmen, beynini çalıştırarak, konuşup sözcükler üretmedi diyorlar. Yani ilk insanlar başlangıçta çeşitli işaretlerle, homurdanarak birbirlerini anlamaya çalışmış ve yaşamlarını birlikte sürdürmek için de kendilerinden güçsüz hayvanları ve çeşitli otları yiyerek, guruplar halinde dağların mağaralarında, kalın ağaçların kovuklarında yaşamış, vurdukları hayvanların hem etlerini çiğ-çiğ yiyerek, derilerini de kendilerine elbise yaparak, sıcaktan ve soğuktan korunmaya çalışmışlar. Yani bu yaşam biçimini kimi bilim insanları bundan 500 bin yıl önce yaşamış olan ve Pekin adamı denen ilkel insan ateşi bilinçli olarak kullanan ilk kişi olarak söylemelerine karşın, ancak daha sonra, yani 1981 yılında Kenya’da ve 1988’de de Güney Afrika’da bulunan kanıtlar hominid denen ilkel insanların bundan 1,42 milyon yıl önce ateşi kontrollü olarak kullandıklarını söylüyorlar. Yani ateşin buluşundan çok önceki zaman dilimi içinde insan yaşamı böyle imiş deniliyor. Daha sonra insanoğlu evrimleşerek, sesiyle sözcükler üretmiş, belirli hayvanları evcilleştirmiş, yaşayıp yemesi için arpa, buğday, mercimek ve darı ekmiş, el ve su ile dönen değirmen taşlarını yaparak adı geçen tahılları öğüterek ekmek yapıp çeşitli meyve ve sebzeyi bulup yemiş ve gördüğü her canlı ve cansıza da bir isim vermiş. Tabii bu ilk sesiyle sözcükler üreten dört çeşit insan renginden hangisi olduğunu hiç kimse bilemez. Ama Türk’e sorarsanız, hiç şüphesiz size “İlk dili ve konuşmayı yaratan, arpa, buğday, mercimeği eken ve her türlü tahılı bulup öğüten, ekmek yapıp yiyen, Orta Asyalı Türk atalarımızdır” diyeceklerdir. Çünkü dünya güneşten koptuğuna göre, bunun açık ifadesi de “Güneş Dil Teorisindeki gerçektir” demeyi de unutmayacaklar.
Evet sevgili okuyucu kardeşler, insanoğlu kaç yüz bin ve kaç milyon, milyar yıl ilkel olarak yaşamış, ne zaman kendinden güçlü gördüğü her şeyi kendine Tanrı olarak saymış ve tarihin hangi döneminde ilk kendini güçlü ve yırtıcı vahşi hayvanlardan korumak için, Kürdçesi “Xırç” Türkçesi ise ağaçtan başı sivri “Şiş” î yapmış, bunu da bilmiyoruz. Yalnız bildiğimiz şey, dilin sözcükler üretmesinden sonra, olanlar ve olaylar nesilden nesile aktarılarak söylenmiş ve ezenle ezilenin tarihi başlamış. Önce fizikken güçlü, zekâca İblis olan kişiler, fizikken kendinden güçsüz ve zekâca dürüst, her şeyin paylaşımından yana olanların hem ürettiklerini ellerinden almış ve hem de kendine kul, köle yapmışlar. Yani istediği zaman ya bir hayvan gibi satar ya da kızdığı zaman onu öldürmeyi bir görev sayarmış. Tabii bu köleci toplum yapısı kaç yüz bin yıl sürmüş, onu da tam ve net olarak bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, köleci toplumdan, feodal topluma, feodal toplumdan da bugünkü kapitalist topluma geçişimiz ve insanlık tarihinin yazılması da Yunanlı Herodot’tan başladığını biliyoruz. Tabii Herodot ezilen bir Yunanlı değildi. O’da ezen sınıfın bir okumuşu idi. Yani tarihi ne kadar doğru yazmış bu tartışmalıdır. Ya dinler ve dinler tarihini kim ve kimler yazmış? İnsanoğlu kendi insanlık tarihi içinde Tanrı’yı nasıl yarattı? Bu soruya idealist felsefe, bütün evreni, yeri, göğü, bütün canlı ve cansız varlıkları yaratanın “Tanrı” olduğunu söyler, fakat o Tanrı’nın nasıl bir varlık olduğunu bilmez ve onun varlık resmini kimseye gösterme lütfunda bulunamaz. Dini yaratanlar, Tanrı’nın insanoğlunun iki türünü, yani kadın ve erkeği çamurdan yaratmış, erkeğine “Adem” dişisine de “Havva” ismini vermiş ve bugünkü dünyamızda yaşayan dört ayrı renkten oluşan ve maddeleri bir olan, bütün insanların “İlk anne ve babaları olduğunu” söylerler, nedense Tanrı’nın çamurdan yaptığı bu iki insandan dört ayrı renkli insanın nasıl türediğini, konuşan, bilen, gözleriyle bu çamurdan yapılan Adem ve Havva’yı kim ve kimlerin gördüğünü de kesinlikle söylemezler. Ayrıca bu Adem ve Havva hikâyesinin bilim dünyasındaki tarihi altı bin yılı geçmez. Oysaki insanlık tarihinin rakamı, milyarları aşar.
Neyse bu konuyu daha fazla uzatmadan, başlıktaki “Bir Türlü İnsanlaşamayan İnsanlık Dünyası” meselesine geleyim. Yukarıda bilebildiğim kadarıyla insanlık tarihinin kısa bir hikâyesini anlattım. Yani ilkellikten çıkmış, gerçek insan olmaya doğru adım atmış atalarımız, ilk önce kendilerini vahşi hayvanlardan korumak için ağaçtan ucu sivri şiş yapmışlar, ne yazık ki bu şiş süreç içinde, bu kez insanı öldüren bir silah olmuş. Yani o eski atalarımız bu yeni silah ile birbirlerini öldürmeye başlamışlar. Daha sonra ok ile yayı icat etmişler. Yani karşılıklı dövüş değil, uzaktan birbirlerini sivri uçlu okla öldürmüş, mal ve mülklerini de talan etmiş, kalan genç sağları da kendilerine kul, köle yapmışlar. Bu da yetmemiş, gelişen beyin bu kez de demirden ucu sivri keskin hançer, kılıç ve kalkan yapmış, insanlar vahşicesine birbirlerini keskin hançer ve zırhlı kılıçlarla öldürmüş. Yine bu da yetmemiş insanoğlu barutlu –barutu bulan Çin- tüfeği icat etmiş, bu sefer bu lanetli silah ile birbirlerini öldürmüş. Daha sonra top, tank, ağır makinalı otomatik koca tüfek, havada savaş uçakları, denizlerde savaş gemileri, atom ve hidrojen. Atomu Hiroşima’da denedi Amerika’daki zalim egemen, İngilizler.
Evet bu akla sahip olan, dünyamızdaki bütün icatların mimari ve ustası olan insanoğlu ne yazık ki bir türlü gerçek insan olamamıştır. Hiçbir vahşi hayvanın yapmadığını, akıl ve zekâ sahibi olan insanoğlu kendi türüne yapmaktadır. Hiçbir hayvan türü, kendi türünü öldürmez ve etini yemez. Ama korkunç zekâ ve akla sahip olan insan, kendi türünü öldürmek, onun tüm varlığına sahip olmak ister. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi. Oysa her insanoğlu, günün birinde kendisinin de öleceğini bildiği halde “Belirli bir zaman dilimi içinde yaşamak varken, neden birbirimizi öldürelim” demiyorlar ve ne yazık ki bu vahşet ezenle ezilenin başlangıç gününden günümüze devam etmektedir. Akad denilen Sami ırkı Kuzey Afrika’dan Mezopotamya’ya gelişlerinde, onlardan önce o coğrafyada yaşamış insanları kılıçtan geçirip o kutsal toprakları kan gölü haline getirip, tarihin onlardan başladığını bildiğimiz Sümerleri tarihten sildiler. Mısır’da ise zalim Firavunlar Afrika kıtasındaki siyah zencilerin ve diğer mazlum halkların gücüyle piramitler inşa etti, insan kanı orada Nil olup aktı. Daha sonra Elamlar, Babil, Asur, Luvi, Mitanî, Hitit, Medya, Urarto, Pers, Sasani, Safevi, Doğu ve Batı Roma İmparatorluklar. İskender’in canavarcasına Batı’dan Doğu ve Afrika’ya Mısır seferleri, öldürülen yüzbinlerce kendi türünden insanlar. Ardından yine Avrupa’da zalim Roma İmparatorları, Doklar, Kontlar, Krallar, Deli Neronlar, Lovi ve Napolyonlar, Arap yarımadasında çıkan Semavi dinleri yaratan, insanlık dünyasının arasına nifak sokan sözümona Muhammed Peygamber ve Halifeleri -Zerdeşt ve İsa hariç- ve 36 zalim kardeş, bava katilleri ve milyonlarca masum insanların kanını akıtan Osmanlı Padişahları ve 214 devşirme, kan dökücü Sadrazamları. Ve 1923’te o zalim kurumun kalıntıları üzerine kurulan yeni zalim Türk’ün TC devleti ve kurucusu, cinsi, cibilliyeti beli olmayan bêbav Mustafa Kemal ve onun Avrupa’daki fikir arkadaşı, dostu Hitlerin zalimce vahşeti ve birbirlerini vahşicesine öldüren o kıtanın insan sıfatındaki insanlar. Ya uzun tarihi süreç içinde, Dünya’nın doğusunda gelişen zalimlikler?
Moğol Türk’ün ve Mançuraların Çin halkına yaptıkları vahşet ve bugün o vahşeti simgeleyen koca Çin Seddi. Yıllar önce doruk noktasına çıkarken durup ağladım ve insanlığımdan utandım. Ya 1071’de bu kez de ülkeme gelen yine o barbar zalim Moğol Türklerin Han ve Başbuğları?
Bin yıldır o koca coğrafyayı kan gölüne çevirdiler. Onlar, Sasani ve Safeviler, Rus Çarları, Amerika’ya giden İngiliz ve İspanyolların orada döktükleri insan kanı. Üstünde yaşadığım Avustralya kıtasına 1788 yılında gelen İngilizlerin buradaki yerli halk Aborıcilere yaptıkları vahşet ve zulüm. Yine cennet ülkemi işgal eden, yüzbinlerce Kürd, bacı ve kardeşlerimi vahşicesine öldüren, dünün bêbav Mustafa Kemal’ı, Şah Rıza Pehlevi ve Humeyni, Hafız Esad, Saddam Hüseyin, Kenan Evren ve bugün de Gürcü Recep Tayyip Erdoğan, kendi türünden yüzbinlerce insanı öldürmekten zevk duyan bir kan emicisi vampir. İşte ben, bu insanlaşamayan insanların sıfatını taşıdığımdan dolayı utanıyor ve insan olduğuma bin lanet okuyor, “Keşke insan olarak dünyaya gelmeseydim” diyorum. İnsanın, insanı öldürmediği, dünyamızdaki bütün yaşamsal ürünlerini kendi aralarında kardeşçe paylaşan, kavga ve savaşların bir insanlık ayıbı olduğu bilincinin egemen olduğu bir dünya dileğiyle, derken bir dörtlükle de yazıya son vermek istiyorum

İnsan bir türlü insan olmadı
Sıfatı insan, duygular barbar
İslâm dünyası, Türk, Arap, Fars’ı
Olmuşlar vampir, aç kurt, canavar.


Hoşça kalın.

http://navkurd.net/2020/02/12700/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]